İlgiyle takip ettiğim kişisel gelişim uzmanlarından sevgili Ahmet Şerif İzgören 'in seminerlerinden birinde şu cümlelerle özetleyebileceğim bir tavsiye vardı; 

Sadece fiziğiniz için değil, yaşadıklarınızdan memnun, hayatınızdan mutlu olup olmadığınızı anlamak için, ruhunuzu görmek için de bakın aynalara. Her yaptığınız şey bu hayat için öyle olumlu olsun ki; ömrünüz yetipte 70 lere geldiğinizde bile gülümseyen bir yüz ve başı dik bir vücut görebilesiniz aynada.

Aynen üstâdın dediği gibi, sadece gövdemizin üstündeki başımız, gözümüzün üstündeki kaşımız ve kaşımızın üstündeki saçlarımız için değil, ruhumuz için de aynaya bakmak gerekiyor.

Zira görelim bakalım; karşımızda yaşadıklarından pişman, somurtan bir kişi mi duruyor, yoksa tebessüm ve güven dolu, kendinden emin bir kiş mi?

Karşımızdaki, yaşadıklarından dolayı pişman ve üzgün biriyse, keşkeleri çoksa; ya yanlışlarımız çok ya da hayat ihtihanımız ağır kanımca. Bu durumda bir soluklanmak gerekiyor sanırım. Soluklanıp kendimizi sorgulamak gerekiyor. Ve bir daha ki bakışlarımızda gülümseyen birini  görene dek çabalamak ve sabretmek gerekiyor (yine) sanırım.

Ama, aynadaki ağzımız kulaklarımıza varmaya yelteniyorsa, gamzelerimiz ortaya çıkmaya çalışıyorsa ne mutlu bize. Bunlar olmuyorsa, üzgünsek, ama buna rağmen yine gözlerimiz parlıyorsa yine ne mutlu bize. Ne mutlu her şeye rağmen içimizdeki umut dolu yüreğe :)

Bu aralar bu amaçla ben de bakıyorum aynaya. Ve şükürler olsun ki, karşımda tebessüm dolu, pişman olduğu şey az, yaşadıklarına "iyi ki sizi yaşadım" diyebilen, dik birini buluyorum :) Gözlerim parlıyor hafiften, yüreğim de bir ferahlık.. Kalbim kendini tazeliyor sanki, sanki geçirdiği yangından sonra yeniden yeşermeye hazır. Bir farkla, bu sefer potansiyelinin de farkında :)



Yazı bitti... Şimdi, çok uç duygular içinde değilseniz, yani ortalama duygusallıktaysanız, kalkın bilgisayarınızın başından ve bir boy aynasında uzun uzun kendinize bakın. "Keşke" leriniz den çok "İyi ki" leriniz varsa ve dik duruyorsanız ne mutlu size ;) ne mutlu çevrenizdekilere ;)

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi, aynalara ruhunuz için de bakmayı eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,

Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

İşte Kasım ayında okuduğum, en çok beğendiğim ve "İyi ki okudum!" dediğim 9 blog yazısı;

1-) Zaman mı İnsanları Olgunlaştırır? Deneyim mi İnsanları Olgunlaştırır?

2-) Tercihlerimizin dayanılmaz ağırlığı

3-) Sizin, “BİZ” Dediğiniz Ne Kadar?

4-) Sözsüz İletişim – Renklerin Dili

5-) Bir blog neden okunmaz?

6-) Denize sordum; kavuşmayı beklemek zormu diye

7-) Teknoloji Tehlikeli mi?

8-) Netsparker Satışa Çıktı

9-) Kendinden kaçmak


9 Yazı, çünkü bu ay tembellik edip az blog okumuş olacağım ki 9 yazıyı not almışım :)

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,


Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »



Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.

“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.

“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

“Henüz değil!”

“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”

“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.

“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”

“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”

Ona “Evet” dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”

“Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet! Bana zarar vereceğini düşündüm. Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim. Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum. Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim… Teşekkür ederim..”

Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir..


Mail olarak gelen bu anlam dolu harika içeriğe İbrahim Tennuri'nin şu şiiri ile devam edelim;

Cana cefa, ya kıl safa kahrın da hoş, lütfun da hoş
Ya dert gönder, ya deva kahrın da hoş, lütfun da hoş
Hoştur bana senden gelen ya hıl'ati, yahut kefen
Ya taze güzi yahut diken kahrın da hoş, lütfun da hoş
Gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa kahrın da hoş, lütfun da hoş
Ger bağ ü ger bostan ola ger bend ü ger zindan ola
Ger vasl ü ger hicran ola kahrın da hoş, lütfun da hoş
Ey zat-ı pak-ı lemyezel mu'ti her hayr ü emel
Ey lutf bol, kahrı güzel kahrın da hoş, lütfun da hoş
Gerek ağlat, gerek güldür gerek dirilt, gerek öldür
Bu aşık sana kuldur kahrın da hoş, lütfun da hoş.
İbrahim Tennuri

Ey yüceler yücesi; bizlere öyle bir bilinç ver ki; yaşadığımız her zorluk içindeki kolaylıkları görebilelim ve sabırla her sıkıntıya şükredebilelim. “Gün gelecek bana yaşattığın bu sıkıntılar için sana şükredeceğimi biliyorum.” diyebilelim. Ve bize öyle günler göster ki; o günler geldiğinde "Allah’ım bana yaşattığın o sıkıntılar için sana sonsuz şükürler olsun. O sıkıntıları yaşatmasaydın böyle olamazdım. Kahrın da hoş, lütfun da hoş." diyebilelim. Amin.

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,

Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »



Ara sıra yavaşlatmak gerekiyor hayatı..

Durdurmak imkansız ya zamanı, olsun yavaşlatmak gerekiyor işte elimizden gelenleri...

Hayatımızı daha da hızlandıran şeylerden bir süreliğine de olsa uzaklaşmak gerekiyor...

Sarıyı görünce daha da hızlanmak yerine, kırmızı yanmışçasına durmak gerekiyor...

Sonra...

Sonra dönüp bakmak gerekiyor geriye...

Düşünmek gerekiyor yanlışları, bir daha yapmamak üzere..

Kırdıklarımızdan özür dilemek gerekiyor fırsat bu fırsat...

Düşünmek gerekiyor doğrularımızı, tekrar tekrar daha güzelini yapabilmek üzere...

Mutlu ettiğimiz her şeye ve bizi mutlu eden herşeye daha da yaklaşmak gerekiyor..

Sinemada film izlerken yavaşladıkça anlam kazanan sahneler gibi yaşamak gerekiyor anları..

Cumburlop yutmadan, sindire sindire yaşamak işte...

Sonra....

Sonra ileriyi gözetlemek gerekiyor...

Geçmişle hesaplaşmanın verdiği rahatlıkla...

Kırılanları tamir etmenin verdiği mutlulukla...

Yanlışları görmenin umuduyla, doğruları bilmenin özgüveniyle...

Yavaş yavaş ve kararlılıkla parlatarak gözlerimizin içini...

Geleceğe bakmak gerekiyor...

Sonra...

Bir daha yavaşlatıncaya dek, doyasıya yaşamak üzere..

Yeniden dalmak gerekiyor hayata...


Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,

Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Kişisel Gelişim terimini duymayanımız yoktur. Öğrencilik hayatımızda, iş hayatımızda, özel hayatımızda bir şekilde muhakkak karşımıza çıkmış ve muhakkak belli bir dönem teslim almıştır bizi.

İçinde yaşadığımız, değişimi ve gelişimi (ivmeli olarak) sürekli artan dünya düzeninde gelişim öyle kaçınılmaz ki; sürekli kitaplar okur, seminerlere katılır, hatta uzmanlardan eğitimler alırız geri kalmamak, gelişmek için. Bazen birşeyleri yakalama ihtiyacımız olmasa bile içimizdeki mükemmeliyetçilik isteği de neden olur tüm bu gayretlere.

Okuduğum kitaplardan, katıldığım seminerlerden anladığım kadarıyla olay şöyle cereyan ediyor aslında. Bir ulaşılmak istenen seviye var, bir de bizim olduğunuz seviye ve bu seviyenin birimi hiç önemli değil. Artık aklınıza ne gelirse, gelişme ihtiyacı duyduğunuz alan ister konuşma becerisi olsun, ister dinleme, ister hızlı düşünebilme becerisi olsun, ister dinlenebilme, ister sevme becerisi olsun, ister hayır diyebilme. Yine kavrayabildiğim kadarıyla da; bu iki seviye arasındaki farkı kapatma çabası kişisel gelişimin ta kendisi oluyor.

Buraya kadar hiç bir problem yok, her şey doğal, olması gerektiği gibi, zaten kişisel gelişim karşıtı da değilim :) Tam tersi esir aldığı kişilerden birisiyim :)

Biraz uzun bir giriş oldu ama yazımda asıl değinmek istediğim istisnai (çok bahsedilmeyen) bir durum/kavram var; o da Kişisel Gerileyiş.

Çoğu kez farkında olmasakta, kabullenmesekte ya da kendimize yakıştıramasakta yaşadığımız, maruz kaldığımız bir durum kişisel gerileyiş. Hatta bazı durumlarda hayatı ters düz edebilecek bir durum.

Yukarıda iki seviyeden bahsetmiştim, hatırlayacak olursak, birisi bizim bulunduğumuz seviye, diğeri ise ulaşmak istediğimiz. Aradaki çaba da kişisel gelişim. Peki ya kişisel gerileyiş? Kişisel gerileyiş; seviyeler arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışırken patlak veren krizden sonra oluşabilecek pes etme, vazgeçme durumudur.

Örneğin sevgi, aşk gibi duygusal konularda gelişmeye, erişmek istediğimiz seviyeyi yakalamaya çalışırken yaşayacağımız bir hüsran bizi al aşağı ediyorsa ve biz bundan sonraki süreçte (muhatap bireyleri de aşıp en genel anlamda) yenilgiyi kabullenip "gelişimden vazgeçiyorsak", "sevmek ve sevilmekten vazgeçiyorsak", en net anlamda "içimizdeki sevgiyi öldürüyorsak" geride kalan sürecin adı kişisel gelişim olmaktan çıkıyor, kişisel gerileyişin ta kendisi oluyor.

Başka bir örnek vermek gerekirse; uzmanlık alanımızda yaptığınız bir girişim başarısız oluyor ve bu başarısızlık yüzünden girişimcilikten tamamen vazgeçiyorsak, içimizdeki girişimciyi öldürüyorsak geride kalan süreç yine kişisel gerileyiş süreci oluyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, sonuç olarak kişisel gerileyiş; gelişmek istediğimiz konuda hedef küçültmek değil, hedeften vazgeçmektir, ulaşmak istediğimiz seviyeyi aşağı çekmek değil, bu ulaşma çabamızdan vazgeçmektir. Daha somut olarak; ok hedefimizi 12 den 11'e indirmek değil, hedefe oku atmaktan vazgeçmektir.

Gelişeyim derken gerilemek elbette iyi birşey değil. Ancak yaşandığında ve farkına varıldığında (farkına varmak burada çok kritik) bence sürekli ve kontrolsüzce gelişmekten çok çok daha iyi bir durum. Çünkü ortada tespit edilen veya maruz kalınan bir gerileyiş varsa, bu bizim gelişim çabalarımızdaki yanlışları anlamamız için bir fırsattır aslında. Demek ki bir yerlerde yanlış yapıyorduk ki, gelişemedik geriledik. Belki gelişim çabamız hep teoride kaldı, belki de teorileri uygulamaya yanlış döktük, belki gelişimin dozajını kaçırdık, belki de yanlış bir konuda/alanda gelişmeye çalışıyorduk.

Durumun, gerileyişin farkına vardıktan sonra ikinci kritik nokta, yeni bir gelişim/aşk/girişim/iş/hayat için acele etmemek ve dinlenmek, özümüzü dinlemek.

Kişisel gerileyişi kabullenmek, sindirebilmek bir erdemdir, bu süreç sonunda tecrübe edinilen doğrularla gelişim yoluna devam edebilmek (veya farklı bir yol çizebilmek) te ayrı bir erdemdir.

Biraz kendimizi dinledikten, dinlendirdikten sonra yaptığımız hataları yapmamak üzere gelişmeye yeniden başlamak öyle bir ivme verebilir ki bize; kaydedeceğimiz sıçrama bizi ulaşmak istediğimiz seviyelerin de çok çok üzerine çıkarabilir.

Kişisel gerileyişler hayatımızın, yaşantımızın bir parçası. Her yaşayacağımız gerileyişin, zemini sağlam olmayan her türlü gelişim rüyamızdan uyanmamızı, farkındalıktan sonra sıçrama yapmamızı ve bütünüyle hayatımızı/benliğimizi geliştirebilmemizi sağlaması dileğiyle..

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,


Sevgi ve Saygılarımla

Not: Bu yazıda okuduklarınız uzman görüşü değildir. Tamamen kişisel tecrübelerimden  ve çıkarımlarımdan oluşmaktadır. Yazılanları kendi doğrularınızla sorgulamadan kabullenmeyiniz.
Devamını Okuyun »



Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için: Yük ve yol...

Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.

İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.."

Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. ..

"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!. . "Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu,oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında...

"Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım,ona daha çok kızdım...

Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...

Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.

Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim.

Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım...

Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana.

"Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...

Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır.

Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem.

Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü , yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...

Gerçek şu ki, hepimiz şu hayatın hamallarıyız.. Yüklerimizi en doğru şekilde yarınlara taşımamız gerekiyor..

Değerli dostum Mehmet Yağcı 'nın mailime gönderdiği içeriği paylaştım.

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,

Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

Kendisini değerli paylaşımları sayesinde FriendFeed den tanıdığım sevgili Burçak Çubukçu kendisine gelen mimi cevaplayıp paslamış. Paslamaya değer bulduğu kişilerden birisi olunca tabi bu pası layıkıyla aktarmak gerekiyor :)

Mim'in konusu "Blog yazılarınızı nasıl hayata geçiriyorsunuz ?"



Blog yazılarım genelde aşağıdaki süreçlerden geçiyor;

- Ne yazacağım ?
Öncelikle ne yazacağımı, yazımda hangi konuya odaklanacağımı iyice tespit etmeye çalışıyorum. Eğer konu tespitimi netleştirememişsem biraz daha beklemek/düşünmek/araştırmak üzere erteliyorum yazımı. Yazı konularım genelde yaşadıklarımdan etkilendiklerim ve etkilenilmesini istediklerim oluyor. Konu seçimim ve aktarmak istediklerim aklımda netse aşağıdaki süreç devam ediyor.

- Neden yazacağım ?
Konu seçiminden sonra bu yazıyı neden yazacağımı sorguluyorum. Hemen her yazımın başında neden blog yazdığımı hatırlamaya çalışıyorum. 3 senedir süregelen etkileşim sonrası bazı nedenlerim değişse de ana hatlarıyla halen aynı nedenlerle blog yazdığımı söyleyebilirim :)

- Ne zaman yazıyorum?
İlk iki madde netleştikten sonra sıra geliyor yazmaya fırsat bulmaya :) Genelde yazılarımı akşamları yazıyorum. Bazen mesai bitiminde ofiste kalıp sessizliğe bırakıyorum kendimi. Eğer evdeysem de yine evin sessizleşmesi için herkesin yatmasını bekliyorum :) Çünkü yazımı yazarken duyacağım klavye sesi başka bir motive ediyor beni :)

- Yazı bütünlüğü
Klavye seslerini de duymaya başladığıma göre klavyemden kelimeler dökülmeye başlayabilir. Kelimeler kelimeleri, cümleler cümleleri kovalarken arada bir baştan alıp okuyorum yazımı. Böylece konuyu dağıtmadan bütünlük sağlamaya çalışıyorum.

- Kompozisyon
Öğrencilik yıllarımda çok iyi bir sayısalcı olmama rağmen türkçe, edebiyat ve felsefe derslerine de özel ilgi duyardım. Bu yüzden olacak ki, yazılarımda hep giriş-gelişme-sonuç düzenini korumaya çalışıyorum.

- İmlâ (yazım) kuralları
Yazımı bitirdikten sonra anlamlarına bakmazsızın kelimle ve cümle kullanımlarımdaki imlâ (yazım) hatalarını gideriyorum. Buna rağmen gözden kaçan olmuyor mu ? Elbette olabiliyor :)

- Görsel kullanımı
Yazmak istediklerimi yazdıktan sonra vermek istediğim mesajı en iyi şekilde ifade edecek bir görsel arayışına koyuluyorum. Çünkü yazıyı görsel ile destekleyerek okurumun görme algısına da hitap etmek istiyorum.

- Başlık seçimi
Yazıyı yayınlamadan önce artık sıra geliyor başlık seçimine. Başlık blog yazılarının en önemli bileşenlerinden birisi. Bu yüzden tıpkı görsel seçiminde olduğu gibi vermek istediğim mesajı en iyi şekilde ifade edebilecek bir başlık seçiyorum.

- Bitiriş ve yayınlama
Yazı tamamiyle içime sindikten sonra yazıyı kategorilendirip "Kaydı Yayınla" butonuyla blogumda belirivermesine izin veriyorum.

- Okur gözüyle
Yazım artık bloguma düştükten sonra (her ne kadar taraflı olacak olsam da) bir de okur gözüyle okuyorum yazımı. Düzeltilmesi gereken yerler görürsem hemen müdahele edip güncelliyorum yazımı.

Okuduğunuz blog yazılarım, ekranınıza düşmeden önce işte bu süreçlerden geçiyor..

Şimdi sıra geldi mimi aktarmaya. Bu mim, yazılarını beğenerek okuduğum değerli blog yazarlarından sevgili Süleyman Sönmez'e ve sevgili Serkan Özçalık'a gitsin.. Bakalım beğendiğimiz o güzel, dolu dolu yazıları nasıl hayat buluyormuş ;)

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,


Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

Belli bir süre ara verdiğim "tavsiye ettiğim blog yazıları" serime devam etmek istiyorum artık :)

İşte Ekim ayında okuduğum, en çok beğendiğim ve "İyi ki okudum!" dediğim 10 blog yazısı;

1-) Mutluluk İçin Engel Yoktur

2-) Evren Bolluk İçinde, Farkettiniz mi?

3-) Elif Şafak Aşk - Aşk'ın 40 Kuralı

4-) Bu da mı viral değil hakim bey?

5-) Web 3.0 yani BEN BEN BEN

6-) Sarı Basın Kartlı Blog Yazarları

7-) “Özgür İnternet Bildirgesi” İmza Kampanyası

8-) Bizden Dünya Markası Çıkar mı?

9-) Türkiye'nin en başarılı on genci

10-) Yoğun Bilgisayar Kullananların Sağlıklı Kalması İçin 8 Faydalı Öneri



Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,


Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

Uzmanlık alanım olmadığı için sağlık konularında yazmamayı tercih ediyorum. Ama konu basit önemleeri almadığımız için yayılması çok muhtemel bir salgın olan domuz gribi olunca kayıtsız kalamadım.



Domuz gribi hakkında en çok merak edilen 20 soru ve o soruların cevapları;

1- Yeni A (H1N1) virüsü nedir?
Bu virüs, daha önce insanlar arasında yayıldığı görülmeyen bir virüs olup önceki ya da şimdiki mevsimsel grip virüsleriyle bağlantısı bulunmuyor.

2- Nasıl yayılır?
Virüs hapşırma, öksürme sonucu havaya karışan minik damlacıklar, el ya da yüzey teması gibi nedenlerle kolaylıkla bulaşıyor. Hapşırırken ağzın mendille kapatılması, ellerin sık sık yıkanması gerekiyor.

3- Belirtiler nedir?
Ateş, öksürük, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, boğaz ağrısı ve burun akıntısı, kimi zaman da kusma ve ishal.

4- Hastalanırsam ne yapmalıyım?
Evde kalın, işten, okuldan ve kalabalıktan uzak durun. Dinlenin ve bol sıvı alın. Öksürürken ya da hapşırırken ağzınızı mendille kapatın, mendiliniz yoksa elinizi değil, dirseğinizi kullanın.

5- Kendimi nasıl koruyabilirim?
- Aşı olun.
- Hastalık belirtisi gösterenlerden en az 1 metre uzak durun.
- Ellerinizi temizlemek için su, sabun ya da el temizleyicileri kullanın.
- Bulunduğunuz ortamı sık sık havalandırın.
- Uyku ve yeme düzeninize dikkat edin, fiziksel olarak aktif olun.

6- Maske ne zaman kullanılmalı?
Eğer hasta değilseniz maske takmanıza gerek yok. Ancak hasta birine bakıyorsanız, yakın temas sırasında maske takıyor olmakta yarar var.

7- Grip oldum ama iyi hissediyorum, işe gitmeli miyim?
Hayır. Semptomlar tamamen ortadan kalkmadan işe giderseniz, iş arkadaşlarınızın da hastalanmasına neden olursunuz.

8- İkinci kez domuz gribine yakalanır mıyım?
Eğer virüsü bir defa kaparsanız vücut buna karşı bağışıklık geliştirir. Yani virüs mutasyon geçirmedikçe ikinci defa domuz gribine yakalanmazsınız.

9- Her yıl yüz binlerce kişi mevsimsel salgınlar nedeniyle ölürken neden bu grip hakkında bu kadar endişelenelim?
Pek çok insanın bağışıklık sistemi, mevsimsel virüsle başa çıkabilecek kapasitededir. Ancak insanların H1N1 virüsüne karşı hiçbir bağışıklığı bulunmuyor, bu nedenle daha fazla enfeksiyona neden oluyor.

10- Ne zaman tıbbi yardım istemek gerekiyor?
Nefes darlığı, üç günden uzun süren ateş halinde tıbbi yardıma başvurmak gerekiyor.

11- Ev istirahatinde neler yapmalıyım?
Dinlenmeli, bol sıvı tüketmeli ve ağrı kesici almalısınız. Çocuklarda ve gençlerde asprin dışındaki ağrı kesiciler tavsiye ediliyor.

12- Antiviral ilaç nedir?
Virüslere direkt etki ederek çoğalmalarını önleyen ilaçlardır.

13- Dünya Sağlık Örgütü antiviral ilaç kullanımı konusunda ne öneriyor?
Tercihen ilk belirtiler ortaya çıktıktan sonraki 48 saat içinde başlanan erken tedavi, daha iyi klinik sonuç veriyor. Durumu kötüleşen hastaların ise antiviral ilaç kullanımında vakit kaybetmemesi öneriliyor.

14- Antiviral ilaçlar herkes için uygun mu?
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre hamileler dahil tüm yaş gruplarından tüm hastalar antiviral ilaçlarla tedavi edilebilir.

15- Hasta değilim ama şimdiden antiviral ilaç alayım mı?
Hayır. Bir doktor size reçete yazmadığı sürece ilaç almayın.

16- Risk grupları nelerdir?
- Hamileler (özellikle ilerlemiş hamilelikler). Bebekler ve çocuklar (5 yaş altı).
- Kronik kalp, solunum, böbrek hastalığı ya da diyabeti olan hastalar.
- Organ nakli ameliyatı olan veya kanserli hastalar.
- 65 yaş üzerindekiler.

17- Aşı olduktan sonra bebeğimi emzirebilir miyim?
Aşının hamile kadınlar zararlı bir etkisi yok, bu nedenle emzirmeyi kesmeye gerek görülmüyor.

18- Hamileyken H1N1 virüsü kaparsam ne yapmalıyım?
Eğer virüslü biriyle temas ettiyseniz ve sizde de belirtiler baş gösterdiyse mutlaka doktorunuzla irtibata geçin.

19- H1N1 kapanların aşı olması şart mı?
Halihazırda virüsü kapanların aşı olmasına gerek görülmüyor.

20- Çocuklar için aşı dozu nedir?
10 yaş altı çocuklar için 4 hafta arayla yapılan iki doz, 10 yaş ve üzeri çocuklar için ise tek doz yeterli. 6 aylıktan küçük bebeklere aşı yapılamıyor.

Yukarıdaki cevaplarda önerilen çok basit önlemlerle kendimizi büyük risklerden basitçe koruyabiliriz aslında.  Yapmamız gereken biraz daha dikkat etmek ;)

Domuz Gribi hakkında daha fazla bilgiyi Sağlık Bakanlığı Grip Bilgilendirme Sitesinden, Vikipedi'den ve tabi ki Google 'dan edinilebilirsiniz.

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,


Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »



YIKIN ÇEKTİĞİNİZ SETLERİ

En nihayetinde aşılmasını bekliyorsanız eğer,
Aşılamayacak kadar yüksek bir set çekmeyin,
Ya aşılacak türden olsun ya da alışılacak türden,
Ya da yardım edin aşılmasına o yüksek setlerin.

Unutmayın, çektiğiniz setler aslında birer engel,
Görmenizi engeller arkasındaki tüm uğraşıları,
Döner size de set olur, yakalamanızı engeller,
Belki de kovaladığınız o güzelim mutlulukları.

Varsa yoksa gururdan gerek demiş üstad,
Mevzubahis sevgi ise, gururunuz olsun teferruat,
Yıkın artık önyargılarınızı, asla olmaz demeyin,
Bir tarafına da siz girişin o çektiğiniz setlerin.

İdris Cin

Evet, işte bu da oldu hissederek yazdığım ilk şiir :) 
Mesaj kaygısı taşıyor elbette, umarım beğenilir :)

Sonraki yazılarımda tekrar görüşene dek, yıkın çektiğiniz o setleri, eksik etmeyin hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi ;)

Tekrar Paylaşmak Üzere,
Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Açsınız ve artık dayanamayıp yakınınızdaki bir lokantaya karnınızı doyurmak için girdiniz, siparişinizi verdiniz.

En sevdiğiniz çorba önünüze geldi ve müthiş kokuyor! :) E açsınız dedik ya, beklemeye tahammülünüz yok. Bir dilim ekmekten ısırığı aldınız ve kaşık elinizde.. Hazırsınız, tam içmeye başlayacasınız, o da nesi?

Vızıltısını bile duymadığınız ufacık bir sinek çorbanın içine düştü/daldı, hemde gözlerinizin önünde!

Hacmi içine düştüğü çorbanın yüzde biri bile değil, bırakın tüm çorbanızı, temas ettiği  yüzey 1 cm3 değil belki de.

Ama o göreceli minicik sinek yine göreceli koskoca bir kase çorbanızı içilmez hale getirdi işte. 

Alın size tam bir trajedi! Ne şuçlu var ne de kazanan.. Geçilmiyor kaybedenden..

Neden mi ?

Hevesi kursağında kalan siz de kaybediyorsunuz, hevesi hayatına mâlolan sinecekcikte. Tabi ki birazdan çorbanızı değiştirmesini isteyeceğiniz lokanta sahibi de. Çorba mı? Canlı olmasa da, kaybetmese de sonuçta o da kayboluyor işte..

Yazının biraz mide kaldırıcı olduğunu kabul ediyorum, ama bu seferlik idare edin efendim. Telafi için yazının sonunu şu güzel cümle ile de bağlayayım bari :)

Çorbanıza sinek düşmesin, hevesleriniz kursağınızda kalmasın efendim! Güzel güzel yudumlayın hayatı ;)

Tekrar Paylaşmak Üzere,

Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

Sabahleyin çalışma arkadaşım sevgili Erdem Öztürk 'ün mailime ilettiği bir içeriği siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Kendisine bir arkadaşından gelen ve çok beğendiğim mail şöyle başlıyor;
"ABD’nin Denver Eyaleti 'ne master için giden genç arkadaşım ...... bir mail atmış. Bir profesorün mezun etmeye hazırlandığı Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerine verdiği son dersi anlatıyor. İlgimi çekti, sizlerle paylaşmak istedim. Aynen şöyle;"

Tam olarak anlatılan olay yaşanmış mıdır kesin olarak bilmek mümkün değil, ancak içerik ve tespitler çok etkileyici. Sözü daha fazla uzatmadan sizi harikulade bulduğum içerikle başbaşa bırakmak istiyorum.

Bilişim İnsanı

"Bilgisayar Mühendisi arkadaş!

İnşallah iyi bir donanımcı, iyi bir programcı, iyi bir network uzmanı veya iyi bir sistem operatorü olacaksın. Yalnız şu mühim meseleri sakın aklından çıkarma.


Bu kâinatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütü mevcudatı ve içinde yeryüzünü create etmiş (yaratmış), güneşi bir power source (güç kaynağı), ayı bir system clock (sistem saati) yapmış. O power source dur ki kesintiye uğramaz ve o system clock tur ki şaşmaz ve şaşırmaz. O donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir. Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam hayat programını yazmış, yüz binlerce yıldan fazladır error (hata) verdirmeden, crash ettirmeden (kesinti veya kırılmaya uğratmadan) çalıştırıyor.

Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle görmediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu save etmiş (kaydetmiş) ve yine o küçücük hücrende excute ettiriyor (icra ediyor).

Madem ki DNA’nın bir program olduğu apaçıktır ve bir program programcısız olamaz; demek ki senin programcılığın o büyük zatın programcılığına ancak bir ayna hükmündedir. Yine senin hücrelerinden oluşturduğu networkun içinde hadsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, seninde diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımını yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor ve sen etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü medyayı hazırlamış kullandırıyor. Ve sen bunları keşfeder, kullanır, fakat yenisini ekleyemezsin. O halde öyle büyük bir network uzmanı zât vardır ki, senin her türlü ihtiyacını bilir ona göre teçhizatını verir. Senin network uzmanlığın ancak sonsuz ilminden sana verdiği bir küçük parça ve bir büyük nimettir.

Arkadaş aldanma!


Bu güzel dünya hayatı, bir limited trial versiyon (kısıtlı kullanım versiyonu) programdır. Görüyorsun ki elde ettiğin malı mülkü hiçbir suretle save edemiyorsun (saklayamıyorsun). Öyle ise bu kâinat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç mümkün müdür ki bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda about (programların içine konulan ve programcısını tanıtan açıklama) koyup kendini tanıtmasın. Öyle ise bu kainatın en büyük donanımcısı, programcısı, network uzmanı ve sistem operatorü olan zatın, her yere işlediği about kesimlerini gör, öğren, full versiyonunu (sınırsız kullanım versiyonu) kazanmak için çalış. Unutma ki hiçbir hareketin atlanmadan dikkatlice loglar (kayıtlar) tutuluyor. Bu loglar herşeye gücü yeten o sistem yönetecisi tarafından kontrol edilecektir.

Öyleyse; hangi alanda uzman olursan ol yüce yaratıcının farkında ol, bu farkındalılıkta da uzman ol."

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,
Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

Hiç düşündünüz mü? Güzel bir gülümsemeniz çevrenizdekiler için neler ifade edebilir?

Gülün Biraz :)
Bir gülümsemeniz; çevrenizdeki ümitsiz olanlara neşe ve hayat verebilir.
Bir gülümsemeniz; çevrenizdekilere ikramda bulunmanız demektir.
Bir gülümsemeniz; ona ihtiyacı olanlara ilâç gibi gelir. 
Bir gülümsemeniz; iç dünyanızın güzelliklerini dışa yansıtır.
Bir gülümsemeniz; size bir külfet getirmez, fakat çok şey kazandırır.
Bir gülümsemeniz; evinizde saadet, iş yerinizde muvaffakiyettir. 
Bir gülümsemeniz; sizi fakirleştirmeden sevdiklerinizi zenginleştirir.
Bir gülümsemeniz; etrafınızdaki yorgun insanları dinlendirir. 
Bir gülümsemeniz; karanlık bir çehreyi aydınlatabilir.
Bir gülümsemeniz; satın alınmaz, rica ile elde edilemez.
Bir gülümsemeniz; ödünç verilmez, çalmak da mümkün değildir.
Bir gülümsemeniz; kendiliğinden verilmedikçe, işe yaramaz. 
Bir gülümsemeniz; sevgi köprülerinizi sağlamlaştırır.
Bir gülümsemeniz; bazen bir hayat kurtarır.
Bir gülümsemeniz; bazen bir savaşı da önler.
Bir gülümsemeniz; bazen gülümseyemeyeni de gülümsetir.
Bir gülümsemeniz; sadaka yerine geçer, size sevap kazandırır. 
Bir gülümsemeniz; sevginin ve insan olmanın anahtarıdır.
 
Hayatta hiç bir kimse gülümsemeye ihtiyaç duymadan yaşayacak kadar zengin ve kuvvetli değildir.

O güzel gülümsemenizi sevdiklerinizden ve çevrenizdekilerden eksik etmeyin ki; hayatınızda sürekli size gülümseyen insanlar olsun ;)

E Hadi :)
Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi sakın eksik etmeyin ;) 

Tekrar Paylaşmak Üzere,

Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

Yaklaşık 1 hafta kadar önce tanınan blogger arkadaşlarımızdan birisi olan sevgili Gülşah (nam-ı diğer Tamkarışık) bir serzenişte bulunmuştu.

Akabinde, bu haklı serzeniş sonrasında mikro-blogging servislerinin bloglarımızdan, blog küremizden (ç)aldıklarından birisi olan yorumlarımızı bir nebze de olsa geri almak adına arayışa girmiştik.

FriendFeed'de ki blog yazılarımıza gelen yorumları Blogger tabanlı nasıl blogumuzda gösterebiliriz ?

Bunu nasıl yapacağımız ile ilgili yabancı bir kaynak bulduk, bir de yerli kaynak olarak sevgili Recep Hilmi Tufan'ın blogunda bir yazı vardı.

Ancak bu makalelerde anlatılanlarla WordPress tabanlı bloglarda yapılabildiği gibi, istediğimiz haliyle yorumları blogumuzda gösteremiyorduk. Yukarıdaki iki kaynağı inceleyip gerekli javascript ve css dosyalarında değişiklikler ve düzenlemeler yapmak suretiyle FriendFeed yorumlarını bloguma güzelce taşıdım.



Şimdi gelelim siz kendi FrendFeed yorumlarınızı kendi blogunuzda nasıl gösterebilirsiniz?

1. İlk olarak Blogger kontrol panelinden "Yerleşim" sekmesine oradan da "HTML'yi Düzenle" sekmesine gelin ve "Widget Şablonlarını Genişlet" seçeneğini aktif hâle getirin.

2. <head> kodundan hemen sonra aşağıdaki kodu ekleyin.
<script src="http://www.weebly.com/uploads/3/6/5/9/3659211/ff_comments_for_blogger.js"/>

3. Yine <head> kodundan hemen sonraya aşağıdaki kodu ekleyin.
<link href='http://www.weebly.com/uploads/3/6/5/9/3659211/ff_comments_for_blogger.css' rel='stylesheet' type='text/css'/>

4. Yine CTRL + F ile <div class='post-footer'> kodunu aratın ve hemen altına aşağıdaki kodu ekleyin.
<script expr:src='"http://pipes.yahoo.com/pathawks/ffbadge?_render=json&amp;_callback=ffbadge&amp;service=blog&amp;who=FFKULLANICIADINIZ&amp;link=" + data:post.url'/>

Dikkat, eğer blog temanız eski blogger teması ise CTRL + F ile <$BlogItemControl$> kodunu bulun ve altına aşağıdaki kodu ekleyin.
<script src="http://pipes.yahoo.com/pathawks/ffbadge?_render=json&amp;_callback=ffbadge&amp;service=blog&amp;who=FFKULLANICIADINIZ&amp;link=<$BlogItemPermalinkUrl$>"></script>

5. Bir önceki adımdaki kodda "FFKULLANICIADINIZ" yazan yere Friendfeed'e girerken kullandığınız kullanıcı adınızı (nickname) yazın.

6. Son olarakta "Şablonu Kaydet" butonu ile değişikliklerinizi kaydedin.

Bu işlemleri yaptıktan sonra benim düzenlediğim javascript ve stiller(css) ile FriendFeed deki blog yazınıza gelen yorumları blog yazılarınızın hemen altında görebilirsiniz.

Yorumların stillerinde ve gösterim biçimlerinde değişiklik yapmak isterseniz 2. ve 3. adımdaki javascript ve css dosyalarını bilgisayarınıza indirin ve istediğiniz değişiklikleri yaptıktan sonra bu dosyaların yollarını upload ettiğiniz url ler ile düzenleyin.

Hepsi Bu :) Bol okunmalar, Bol yorumlar ;)

Not: Bu kodları blogunuza ekledikten yorumların blogunuzda görünmeye başlaması biraz zaman alabilmektedir. Telaşe mahal yok :)

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere
Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »

Merhabalar,

Nihayet bloguma vakit ayırıp "blogumda yazmak istediklerim" listemden bir konuyu daha çekip siz değerli okurlarımla paylaşıyorum.

Yaklaşık 1 ay önce FriendFeed den severek takip ettiğim Muge Cerman üstadın paylaştığı, büyük üstad Mimar Sinan'ın iş ahlakını özetleyen o harika yazıyı paylaşmak istiyorum sizlerle.

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşi Cami'nin 1990'lı yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasunda yaşadıkları bir olayı tv'de şöyle anlatmaştı.

"Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer curumeler vardı.

Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaa edildiğini oğrenmiştik, fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu.

Kemerleri nasıl restore edecegimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı söktük. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi, Mimar Sinan tarafından yazılmıştı ve şunları söylüyordu;

"Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum. "

Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolunun neresinden getirttiklerini söylerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşaasını anlatıyordu.

Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin degişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bigi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarın erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden cok daha muhteşem olan, 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur."

Şimdi bir Koca Sinan'ın iş ahlakını düşünün bir de günümüzdeki yaşatılan iş ahlakını. Keşke yaptığımız her işe Koca Sinan'ın binde biri kadar sorumluluk katabilsek. Önceki yazılarımdan birinde görev ile sorumluluk arasındaki ince çizgi hakkında görüşlerimi paylaşmıştım. İşte o fark tam da böyle birşey olsa gerek.

Ne zaman toplum olarak iş ahlakımızı atalarımızın seviyesine çıkarabilirsek, işte o zaman onlar gibi sorunlarımızı çözüp, yeterli refaha erişip, dünyaya hükmedebilecek güce ve iradaeye sahip olabileceğiz. Gerçek bu kadar da net aslında...

Sonraki yazımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Tekrar Paylaşmak Üzere,
Sevgi ve Saygılarımla
Devamını Okuyun »