Merhabalar,

Daha önce okuma fırsatı bulduğum bu e-postayı blogumda sizlerle de paylaşmak istedim. Zira paylaşılmayacak gibi değil dostlar..

... 
 
Şu an saat gece 01.46. Tarih 20 Ağustos 2010 ve dışarıda bardaktan boşanırcasına değil sanki kova ile dökülürcesine yağmur var. Biz biliyoruz ki bu yağmur Pakistan’da yine bir yerleri götürdü ve götürüyor. Yarın sabah okuyacağız haberlerde Pakistan medyasından..Bir haftadan beri ÇARE DERNEĞİ adına yardım çalışmalarında bulunmak üzere sel bölgesindeyiz. Fakat öyle bir felaket ki ne anlatılır ne de düşünülebilir. 20 günden beri bir insanın bile hala uğrayamadığı yerleşim merkezleri var. İşin en garibi de Ramazan ayındayız ve dün Pakistan yerel haberlerinde okuduğumuz bir haber yürekleri dağlıyor : “Dün 6 kişi açlıktan öldü.” İşte insanlığın bittiği ve sözün tükendiği an..Bizler evimizde dünden kalan yemekleri nasıl hallederiz de yeni yemekler yapabiliriz endişesinde iken kardeş ülke dediğimiz Pakistan’da durumlar böyle..

Jhank şehrine gitmeye karar verdik. Gidip durumu yerinde tespit edip çalışmalarımızı ona göre yapalım dedik. Oraya vardığımızda su seviyesinden ve de yolların tamamen sular altında kalmasından dolayı musibetzedelerin bulunduğu bölgeye geçemedik. Daryai Jehlem nehri kıyılarında bulunan Shahpur şehrine gittik. Bu nehir yakınlarında bulunan köyleri ziyaret ettik. İftar programlarımız oldu. Kumanyalar dağıttık. Ama bizim yaptığımız ve diğer gönüllü derneklerin yapmış oldukları çalışmalar devede kulak misali.. Felaket o kadar büyük ve o kadar geniş bir alana yayılmış ki tarif etmek hakikaten çok zor.

Son durumları kısaca hülasa edeyim;

02 Ağustos’ta ilk sel felaketi haberleri gelmeye başladı. Ülkenin kuzeyinden başlayan felaket güneye doğru kaymaya başladı. Her gün yeni bir yerleşim merkezinin sular altında kaldığını duyuyoruz. 2 gün önce Kod Addu şehri tamamen sular altında kaldı. En yakınındaki kuru bölgeye 5-6 saat uzaklıkta.

Sarhad bölgesinde yani NWFP denilen eyalette 20 gün önce meydana gelen sellerin açtığı yaralar hala kapatılamamış.

Jhang Şehri o kadar sular altında ki ; insanların sığınmış oldukları adacıklara helikopterler ile yapılan az bir miktarda yardımdan başka hiçbir yardım ulaşmamış. Sadece GEO TV haber amaçlı oraya gidebilmiş. 4-5 bin insan oralarda gıdasız, susuz, barınaksız, herhangi bir tıbbi yardımın olmadığı o yerlerde ne yerler ne içerler bilinmez.

Sind Eyaletinde yağmur hala devam ediyor. Had-Sad-Nai Barajı taşmış. Etrafındaki köyler tamamen sular altında. Halk başka şehirlere sevk edilmiş. Kara yolları zaten görünmüyor. Tren yollarının altındaki istinad malzemeleri sel ile beraber gitmiş. Sadece demir raylar görünüyor.

Suhdad-Kot ve Kabu-Said şehirlerinde yüzlerce köy sular altında. Dadu ve Moro Şehirlerinde yollar tamamen bozulmuş. 3 gün boyunca gidilecek hiçbir yol yok. Sadece helikopterler ile ulaşılabiliyor. Gilgit bölgesinde 3-4 gün önce yıldırım düşmesi sonucu 60 kişi vefat etmiş ve bunların büyük çoğunluğunu çocuklar teşkil ediyor. Kod-Addu şehrinde binlerce kişi aç-susuz adacıklarda yardım bekliyor. Daryai Jehlem kenarlarındaki tüm köyler yine sular altında. Nehirler 100 metre kadar genişlemiş durumda. Halk bulabilirlerse şehirler arası yol kenarlarında ve tren yolları kenarlarında kendi imkanları ile yerleşmiş çadırsız olarak kalmaktalar.

Bizler bu Daryai Jehlem nehri kenarlarındaki bu köylerde iftarlar verdik. Kumanyalar dağıttık. Aman Allah’ım ! Millet ne kadar aç ve perişan durumda görmek lazım.. Yemek alacak kap bulamıyorlar. Sarığını açmış bunun içerisine doldur diyenler mi, giymiş olduğu entarisinin ucunu bize uzatıp onunla yemek alanları mı.. bilmiyorum hangisini anlatayım.

Bir evi, birkaç hayvanı, 6 -7 tane çocuğu ve biraz da ekebileceği arazileri olan bu gariban köylülerin şimdi her şeyleri sular altında. Ne yapsınlar şimdi ?

İşin en garibi de hükümet hala hiçbir şey yapmıyor. Halk isyanlarda. Sadece asker çalışıyor. Helikopterler ile her yere ulaşmaya çalışıyorlar. Gönüllü vakıf ve dernekler ve yardım kuruluşları ve halk kendi imkanları nisbetinde koşturuyorlar. Fakat nereye kadar.

Yaklaşık 5000 köy sular altında. 5500’den fazla okul yıkılmış ve yaklaşık 5000 tanesine de mağdur halk yerleştirilmiş. 1300 tane de sağlık merkezi yine sular altında kalmış vaziyette.

Asıl korkulan bundan sonrası. Çünkü halk aç, susuz, ilaç yok, doktor yok. Kolera ve diğer salgın hastalıklar her an başlamak üzere. 3,5 milyon çocuk su ve sudan meydana gelen hastalıkların pençesinde. Uzmanların ifadelerine göre günlük sadece 2 milyon dolar su ihtiyacını karşılamak üzere gerekli para miktarı. Çok acil olarak 500 milyon dolar paraya ihtiyaç var.

Tüm Pakistan’ın %20 ekili arazileri sular altında. Pamuk arazilerinin yine %20’si sellerden zarar gördü.

Yani Pakistan kurulduğundan beri tarihinin en büyük felaketini yaşıyor.

Gelin hep beraber en yakın dostumuz ve müttefiğimiz olan kardeş Pakistan için yardım edelim. “Biz Türkiye’den geliyoruz” deyince bizi ayakta karşılayan bu kardeş insanlar için her şeyimizi feda etmekten çekinmeyelim.

Tüm dernek, vakıf ve resmi kurumlarımız ile Pakistan’ı kucaklayalım.

Çare derneği olarak hazırladığımız proje ve faaliyetlerimizi birkaç gün içerisinde tekrar sizinle paylaşacağız inşallah.

Allah’a emanet olun.

www.care.org.tr

M. DOĞAN

ÇARE YARDIMLAŞMA VE KALKINMA DERNEĞİ
İSLAMABAD-PAKİSTAN


...


İmtihandayız Dostlar.. 

Hayat imtihanının bir başka bölümü olarak karşımıza çıkıyor Pakistan Seli ve yaşananlar.. Asıl imtihanı Pakistanlı kardeşlerimiz yaşıyor tabi ki; "Şükür ve Sabır İmtihanı"..

Peki ya bizler ? Bizler de imtihandayız dostlar; "Şükür ve Merhamet İmtihanı".. Vicdanlarımızın imtihanı.. Böyle durumlarda "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." Hadis-i Şerifiyle bizzat muhatabız dostlar.. Ama, bu muhatabiyetin yüklemiş olduğu sorumlulukla birlikte; "Rabbim, fani dünya hayatımda elimden geldiğince merhamet ettim/ediyorum, yardım ettim/ediyorum. Sen de bana merhamet et, hesabımı görürken Sen de bana yardım et." duasını edebilme ve af-merhamet istemeye yüz bulma fırsatından biriyle karı karşıyayız dostlar.. 

Şu hayatımızı "daha güzel" yaşayabilmek için hangi harcamalardan çekinmiyoruz ki?.. Oysa Pakistanlı kardeşlerimiz şu sıralar yaşayamıyorlar bile.. Yapacağımız yardımlar ile bir süreliğine de olsa kardeşlerimizin karınlarının doymasına, susuzluklarının giderilmesine ya da hastalıklarına ilaç olarak hayatta kalmalarına vesile olabiliriz. Kısaca şu mübarek Ramazan'da onların hayatta kalmaları için gerekli en temel ihtiyaçlarını gidermelerine vesile olabiliriz...

Haydi dostlar..! Bu fırsatı değerlendirelim. Bu sınavda boş kağıt vermeyelim, en azından bir şeyler karalayalım inşaallah..

http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/pHelpPakistan.aspx
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-7161.aspx
http://www.kizilay.org.tr/index1.php
http://www.ihh.org.tr
http://www.kimseyokmu.org.tr/kampanya84-pakistan-sel-kampanyasi.htm
http://www.cansuyu.org.tr/tr/
http://www.care.org.tr/yeni/index.php?sid=105

Rabbim hepimizin yar ver yardımcısı olsun..Selamların en güzeli üzerinize olsun.

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »

Mecnun Leylası'na ilk rastladığında tatlı bir koşuşturmaca içindedir Leylası. Mecnun, Leylası'nın bu tatlı koşuşturmalı haline ve üzerine yönelen bakışlarına vurulur.. Kulağa klasik gelse de öyledir, ilk görüşte vurulur Mecnun ve araştırıp soruşturmaya başlar, kimin nesi, nasıl biri..

Araştırıp soruşturdukça  Mecnun daha da beğenir Leylası'nı ve açılmaya, beğenisini ifade etmeye karar verir. Ne yapayım ne edeyim derken, bir mektupla beğenisini ifade etmeye karar verir ve mektuplaşmalar başlar. Sonunda Leylası ikna olur ve buluşurlar, görüşürler..

Görüştüklerinde Mecnun bir kez daha vurulur Leylası'na.. Her manada ama her manada aradığını bulmuştur çünkü. Lakin, Leylası temkinlidir, içine sinmemiştir Mecnun, beklediği o değildir sanki..

Aslında ikisi de aynı yolun yolcusudur ve bu yol Hak Yolu’dur.. Aradaki fark; Leylası bu yolun sadıklarındandır, Mecnun ise (henüz) bu sadakate sadece özlem duyanlardan.. Fakat, Mecnun'u Leylası'na asıl bağlayan güzelliğinden sonra Hakk'a olan bu sadakatidir..

Leylası düşüncelerini ifade eder açıkça, kırmadan. İfade eder etmesine de Mecnun çoktan aşk köprüsünden karşıya geçmiştir bir kere.. Leylasıyla buluşması milad olacaktır Mecnun için, zira “Fatıma isteyen önce Ali olmalıdır.!” ve Mecnun çark etmiştir.!

Leylası umutsuz ve isteksiz, ama Mecnun umutlu ve istekli, hatta ısrarlı. Zamana bırakılır her şey..



Her derdin devası zaman bu sefer yaramaz Mecnun’a. Vardığı farkındalıklarla yeniden çalar Leylası'nın gönül kapısını. Çalmayı beceremediğinden midir yoksa zaten açılmayacağından mıdır bilinmez ama kapı açılmaz ve aralıkta kapanır..

Mecnun bocalamaya başlar. Aslında, sevmese öyle kolaydır ki çekip gitmek. Ama gidemez.. Kılık değiştirip daha da yakınlaşmaya çalışır Leylası'na. Amacı Leylası’nın bir türlü görmek istemediği gönlünü, en temiz ve en saf duygularını, O'na olan aşkını göstermektir. Değişen sadece kılığıdır, sunacağı gönül aynı, benliği aynı.. Tek farkla, artık farkında olması gerekenlerin daha da farkında..

Leylası durumu farkeder, bir şekilde hayatına dahil olmaya çalışan Mecnun’a tepki göster(e)mez ama yüz de vermez. Mecnun istesede istemesede yine akışına bırakılır her şey.. Bu akış sürecinde Mecnun gayretlidir, lakin aynı zamanda da gelmeyen karşılıklar yüzünden bocalama içindedir.. Giderek artan beğeni ve sevgisi Leylası'na bir de saygı duymasına da neden olmaya başlamıştır. Edep yüzünden, edebe eklenen saygı yüzünden önüne çıkan bazı fırsatları da değerlendirememiştir Mecnun. Çünkü, mektup yazmak kadar kolay değildir Leylası'na  gerçekte yaklaşmak..

Aradan biraz zaman geçtikten sonra, bu süreçteki gerçekleşmeyen bir beklenti sonucu Mecnun direkt bir mektup ile yine çalar Leylası'nın gönül kapısını. Aldığı cevap üzer Mecnun'u, zira kendisine açılmayan kapı başkasına açılmıştır, belki de başkası daha güzel çalmıştır o kapıyı bilinmez. Sonraki günlerde Mecnun, içine sinmeyen ve gerçekte inanmak istemediği bu cevaba rağmen dikilir Leylası'nın karşısına. Ellerinde gönlünden bir demet..

Yine açılmaz gönül kapısı..

...

Haftalar birbirini kovalar, Mecnun yandıkça yanar.. Kanadını kaptıran pervane gibi aşk ile yanmanın heyecanıyla, lezzetiyle döner durur.. Leylası ışık.. Mecnun pervane..

Geçen zamanla birlikte Mecnun Leylası'nın gönlünde gerçekte biri olmadığını iyice anlayınca yine çıkar Leylası'nın karşısına. Leylası gül, Mecnun bülbül..

Yine açılmaz gönül kapısı.. Açılmadığı gibi bu sefer surata kapanır.. Mecnun'un elinde güller.. Leylası'nın elinde Mecnun kalbi.. Öylece bırakıp gider...

İşte bundan sonra yapmaması gerekeni yapar Mecnun.. Tüm benliğiyle vermeye hazır olduğu sevgisine zerre karşılık göremeyince, satırlarıyla incitir Leyla'sını. İncitir ama, sonrasında kendisiyle boğuşmaya başlar. Derken, incinen Leylası; Elif gibi dosdoğru bir cevap yazar.. Mecnun pişman, Mecnun kendisiyle iç savaşta..

Hani gül seven dikenine katlanırdı..? Hani sevgiliden taş gelse bile her seferinde gül uzatılırdı..? Hani gerçek seven incinse de incitmezdi..? Hani, hani...! Hani?

İç boğuşmadan galip çıkan Mecnun, tüm "ama"lardan ve gururundan sıyrılıp özür satırlarını yetiştirir Leyla'sına. Yetiştirir ama, kurşun silahtan, ok yaydan çıkmıştır bir kere.. Dil yarası açılmıştır bir kere..

Mecnun pişman, Mecnun ümitsiz , Mecnun perişan..

...

O zamana kadar sebeplere sımsıkı sarılan Mecnun bu hatasından sonra artık Rabbi'ne tevekkül etmesi gerektiğini anlar..

Susar.. Elinden geldiğince susar..

...

Sükunet sürecindeki Mecnun, bir gün bir mekanda başka bir güzelin bakışlarına maruz kalır.. Önce tereddüt eder, sonra Mecnun da bakar.. Bakar ama bakmasıyla bakışlarını kaçırması bir olur.! Çünkü gördüğü bakışlarda Leyla'sının bakışlarını, gördüğü gözlerde Leylası'nın gözlerini aradığını farkeder.. Farkeder ve bu sadakatsizliği için kızar kendine..

Mecnun aşkına sadık.. Leylası  istemese bile O Leylası'na sadık..

...

Mecnun sevdasındaki sadakatinden aldığı cesaretle Leylası'nın halini araştırır.. Leyla'sı yanlız... Elinde incittiği için gönlünden kopan bir pişmaniye kutusu ile çıkar Leylası'nın karşısına.. Özür diler, neden böyle olduğunu anlatır, halini anlatır.. Anlatır anlatır, dinletemez yine.. Lakin Leylası da haklı... Bu direniş belkide "Ya bir daha kırarsa" diye... Fakat sevgidiğini bir kere inciten ve kaybeden, bulduğunda O'nu bir daha incitebilir mi..? Karıncaya bile kıyamayan Leylası'na kıyabilir mi? Asla..

Tabiki asla.. Ama Mecnun'un elinde kalır pişmaniyesi, içinde kalır haykıramadığı sevgisi..

...

Elinden geleni tam olarak yapmadığını düşünen Mecnun günler sonra yine çalar Laylası'nın gönül kapısını. Bu sefer bulabildiği en güzel güller ellerinde.. Sevgisini aktarabilmek ve Leylası'nın gönlüne dokunabilmek için söyler kalbindekileri.. Bıraksa Leylası, Mecnun saatlerce anlatmaya razıdır içindeki aşkı.. Ama, yine kapalı Leylası'nın gönül kapısı..

Güller Mecnun'un elinde kalır, paylaşamadığı sevgisi içinde, "kendine iyi bak." sözcükleri dudaklarında...

Mecnun yangınlar içinde.. Ama Mecnun elinden geleni yapmıştır, bu yüzden gönlü rahat... Bir de aşkı uğruna yanmayı artık öğrenmiştir Mecnun.. Çünkü ne Mecnun aylar önceki Leylası'nın tanıdığı Mecnun'dur artık, ne de geri kalan her şey aylar önceki gibi..

...

Aradan zaman geçer, Mecnun sükunette.. Elbette yaratılışın bir amacı var, sevginin sürekli sunulması gereken bir İlahi Aşk var.. Ve hayat devam ediyor her şeye rağmen..

Hayat böyle devam ederken, bir güzel dikkatini çeker Mecnun'un yolda yürürken.. Selvi boyludur ve al olmasa da yazmalıdır.. Takvası giyinişinden, edebi-adabı yürümesinden bellidir güzelin.. Gideceği yol üzerinde yürümeye devam ederken "Başka Leyla'lar da varmış Rabbim!" diyerek sevinir Mecnun ve gönlü güzele meyleder .. Güzel bir meydanda bir ağaç altında durarak telefonla konuşmaya başlayınca gül yüzünü görme şansı bulur Mecnun..

Mecnun bitik, Mecnun yıkık, Mecnun harap, Mecnun perişan..

Çünkü gördüğü yüz Leylası'ndan başkasının yüzü değildir.. Mecnun Leylası'nı görünce, içinde oluşan bu meyil yüzünden utanır.. Leylası'na olan sevgisinden utanır, sadakatinden utanır.. Leylası O'nu görmeden bir yabancı gibi uzaklaşır hızlıca, yoluna devam eder..

İçine dolan efkara rağmen "bir daha rahatsız etmeme" sözünü tutmuştur Mecnun.. Tutmuştur ama, aması var bir de... Aması; bu olaydan sonra Mecnun "bir daha" sever Leylası'nı..

Sonrasında, Mecnun'un gönül kapısını başka çalanlarda olmuştur. Lakin, son yaşadıklarından sonra Mecnun her zamankinden daha sadık Leylası'na..

Mecnun sevda yangının ortasında, ama halinden hiç şikayetçi değil.. Çünkü O, İlahi Aşk'ın yolunda ve bu yoldaki beşeri aşkın provasında...

Mecnun halen sevdalı... Mecnun ateşler içinde...



Ve.. Gün gelir Mecnun dayanamaz içindeki bu hasrete.. Son bir sebebe tutunmak için herkesin okuyabileceği bu mektubu yazmaya karar verir..

Sevda, her ne kadar modern zamanlarda yaşansa da Mecnun, klasik unsurlarla kaleme almıştır.. Çünkü bu "modern zamanlarda" her şey gibi gerçek aşklarda, gerçek sevdalarda değerini yitirmiş. Her şey gibi aşklar sevdalarda anlaşılmaz olmuş.. "En iyi"ci akımın getirdiği bütün unsurlarla birlikte duygular ve düşünceler geri planda kalıp, şekilcilik ve diğer dünya unsurları ön plana çıkmış..

Malesef bu "modern zamanlarda"; her şeye ama her şeye rağmen aşkın en önemli unsurlarından olan sadakat ve bağımlılık algıları yerini muhtaciyet algısına bırakmış. Gönülden bağlı olmak, sadakate değil zaafiyete yorumlanır olmuş. Kovalayanın değil kaçanın değeri bilinir olmuş.. Aslında o kadar çok şey var ki aşk/sevda üzerine yanlış yapılan ve algılanan, başka bir yazı konusu. Ama şunu söylemek gerekiyor ki; bütün bunlar eski aşkları/sevdaları mumla aratır olmuştur herkese.. Hem de gözlerinin önündeyken.. Neyse..

Gerçek bir sevdayı okumak isteyen herkese yazılmış bu mektup, belki kısmet olur da Leylası'nın da gönül gözleriyle de okunur.. Belki Mecnun'un sevdası Leylası'nın da gönlüne dokunur.. 


Belki bu hasretin sonu vuslat olur..


....

Bundan sonrası sabır, şükür ve elbette tevekkül..

Çünkü Mecnun'un Rabbine güveni sonsuz.. Bir hastalık macerasıyla bir odundan sapasağlam bir duygu küpü çıkaran Rabbi, O'na sonsuz şükürler olsun ki; bu sefer bir Leyla ile kulunu istikamet üzere, Hakk Yol üzere sabit kılmaktadır..

Sebep ne güzel sebep.. Sebepleri gönderen Rabb ne Yüce Rabb...

Her kimden kime ve hem kimden neye iltifat ediliyorsa; bütün iltifatlar O Yüce Rabb Allah'adır. Ve yine her kimden kime ve her kimden neye şükür ediliyorsa; bütün şükür ve hamdler O'nadır. O; biz yaratılmışların sahip olduğu bütün eksikliklerden ve kusurlardan münezzeh ve uzaktır. O; tek yaratıcı olarak bütün mükemmel sıfatların tek sahibidir. O; kendinden başka büyük olmayan tek büyük ve en yücedir. O'nun dilemesiyle olanı engelleyebilecek olan yoktur ve yine O'nun dilemediğini de oldurabilecek olan yoktur. O'ndan habersiz tek bir zerre toz parçasının hareket etmediği gibi, her şey O'nun bilgisi ve izni ile gerçekleşmektedir.

Bütün sevdalar gibi; elbette bu sevda da O yüce yaratıcı Allah'ın (c.c.) bilgisi ve izni dahilindedir. O; yananı da yakanı da hakkıyla görendir.. Her kulu gibi Mecnun'a da (asıl) Leylası'nı gönderecek olan da O'dur.

Ve.. Kahrı da lütfu da hoş olan Yüce Hakk'tan her gelenin baş üstündeki yeri hazır olduğu gibi gönderdiği Leyla'nın da gönül tahtındaki yeri hazırdır.

Amenna ve Saddakna..



Mektubumu sabırla okuyup zaman ayırdığınız için teşekkür ediyor,
Selamların en güzeliyle selamlıyorum sizi..

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
İdris Cin.
Devamını Okuyun »


Vatan istediler. Olur, veririz dedik, Vatanı vereceğiz sandılar.. Biz size vatan değil, Vatan uğruna canımızı veririz demek istedik.!

Vatan istediler. Bizim değil ki dedik. Vatanı sahipsiz sandılar,
Biz, bu vatan sahipsiz demedik, Biz, bu vatanın emanetcisiyiz demek istedik.!

Vatan istediler. Şimdimi dedik. Pazarlık yapıyoruz sandılar, Biz, pazarlık yapalım demedik, Ecelinize bu kadar erkenmi susadınız demek istedik.!

Vatan istediler. Alın dedik. Bizi kendileri gibi dönek sandılar.. Biz, alında sizin olsun demedik, alabiliyorsanız alında görelim demek istedik.!

Vatan istediler. Vatan verilir mi dedik, Bizi vatansız sandılar, Biz size bu vatan yalnızca bizim demedik, Bu vatan Türküm diyen herkesin vatanıdır demek istedik.!

Ama siz anlamadınız.. 

ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ..!

Duygularımı ifade eden bir alıntıdır.

Üzerine çok şey yazılır da, sadece şunu yazayım; anlamamakta ısrara devam ederlerse, sabrımızı denemeye devam ederlerse, Allah'ın izniyle seve seve anlatırız adama. İnanmayan bu milletin geçmişine bir baksın..

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek "her şeye rağmen" hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi ve yüreğinizden sevgiyi eksik etmeyin.

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Sevgiler, Saygılar.
Devamını Okuyun »


Merhaba sevgili dostlar,

Uzunca süredir kişisel paylaşımlarda bulunduğum blogumda içerik ayrımına gitmeye karar verdim.

Bir süredir gönlümden kopan, aşk, sevgi ve inanç gibi manevi odaklı kişisel paylaşımlarımı Yâren @ Blog adlı blogumda bloglamaya başladım.

Burada ise; hayata dair diğer tespit, tecrübe, analiz ve paylaşımlarımı içeren makale tadında yazılar ile paylaşımlarıma devam etmeyi düşünüyorum.

Tüm değerli okurlarımın bilgi ve ilgisine.. ;)

Sonraki yazılarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi ve yüreğinizden sevgiyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »


Aslında hiç kimse sevmedi, 
Bir ben sevdim seni.. 
Severmiş gibi değil, 
Kana kana sevdim seni. 
Tıka basa sevdim.. 
Dolu dolu sevdim.. 
Aslında kimse sevmedi seni, 
Sevmekten çekindi 
Oysa ben; yana yana sevdim seni.. 
Bile bile sevdim.. 
Aklımdan zorum var gibi, 
Aklıma silah dayanmışcasına, 
Mecburmuş gibi, 
Ve başka çarem yokmuşcasına, 
Bir ben sevdim seni.. 
Aslında bir sen sevmedin beni, 
Herkesi sevdiğin gibi.. 

Erdoğan ERGİN

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi ve yüreğinizden sevgiyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »


Öğrenmenin de maliyeti vardır; önceden öğrenenler indirimli fiyattan öğrenir.. Otoriteden öğrenenler özgürlük bedeliyle öğrenir.. Deneyerek öğrenenler etiket fiyatından öğrenir.. Hayattan öğrenenler gecikme zammıyla öğrenir.. Hayattan da öğrenemeyenler; boşa gitmiş hayatlarıyla öğrenirler...

Arthur Miller.

Kaynak: http://www.rumimevlevi.com

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek yüzünüzden gülümsemeyi ve yüreğinizden sevgiyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »



SAAT ONİKİ

Karanlığımın örselenmiş
Ve tükenmiş kimliğinden yazıyorum.
Merhaba çocuk;
Kaldırım taşlarına baktığımız
Esmer Ankara’nın yüzümüzü kavurduğu
Dudaklarımızı çatlattığı
Gözlerimizi doldurduğu
Bir çok gidişin ardına yaşanan
Ağlanan bir gecenin hapsinden yazıyorum.
Gidişinle mi başlayacaktı
Kalbimin yeniden kanaması?..
Ve özlemin beni böyle çırılçıplak
Bir yangının ortasına mı bırakacaktı?..
Öyle çok yoruldum ki çocuk.
Bu kaçıncı sensiz gece?..
Saymadım adını koymadım
Ve öylesine değiştim ki
Görsen hem kaçar hem ağlarsın
Ben bu ayrılığı anlamadım çocuk.
Hala karanlık odamı aydınlatan
Bir elmanın yarısı sen yarısı ben olan
Siyah beyaz bir hatıranın fotoğrafı baş ucumda.
Cebimde burnunu sildiğin o üç kuruşluk peçete
Yakut misali yanıp duruyor kalbimin üstünde
Ve ben kalemi kağıdı elinde hasrete pervane
Seninde dediğin gibi yaramaz bir şairim yine
Dizlerine başımı koymayı
Başını dizlerime koymanı özledim
Öyle çok özledim ki özlemden öte.
Aslını sorarsan kalbini kırmak değil 
İncitmek seni asla!..
Yemin ederim niyetim ağlatmak değil.
Bütün sözlerim; çıkmazlara sokan yokluğuna
Bu karanlık odanın içine bırakan hatıralarına
Ve dahası bir kere sesini duyamayışımadır…
Öfke değil, nefret değil
Benimkisi hüzün sadece sevdiğim…
Sigaramın katranında boğuluyorum 
Senden benden kalan o mum yarasına
Dudaklarımı gömüyorum.
Sonra acı içinde geceye sönüyorum
Yoksun yaa… Gelmiyorsun yaa… Uzaksın yaa
Yokluğunun ağır bedeli darbedir…
Gidişinle açılan büyük çukur
Devrimdir kalbimde…
Seni söylerim Ankara gecelerine…
Saat onikiye beş var.
İdamımı vermişim
Asmışım kendimi yalnızlığına
Az sonra kapım çalacak
Ve son arzun diyecek Azrail
Bir yudum sen diyeceğim
Nerden bileceksin sevdiceğim
Gelmezsen öleceğim…
Şimdi kırık ezgiler yankılanır odamda
Hatta malum olur kalbimin ölüm marşları.
Bir sessizlik olur sonra sallanır başım
Yakar senide sallanışım o batasıca İstanbul’da.
Adı diyorum adı batasıca İstanbul.
Ölesim tek geçmiş bir kaç satırda
Gelde bitsin diyeceğim
Yoksun be sevdiceğim…
Şimdi ağlarım
Dokunsan kanarım
Şimdi nasılsın desen
Volkan olur patlarım.
Sorma ne haldeyim neredeyim?
Ben kimim?..
Kimliğimi tarif eden
Yüzümü gösteren
O kahrolasıcası yüzümü diyorum
Aynalardan uzaktayım sevdiğim…
Karanlığın içine ince yaram düştü
Sen yoktun her yan kırmızıya döndü.
Görmezdin sezmedin bilmezdin ki.
Herkes gitti, o rutubetli odamda
Kafam sigara dumanı içinde
İçime sensizliği sindirmeye çalışıyorum
Ve biliyor musun bunu yapamayacağımı bile bile
Seni içimden silip atmaya çalışıyorum…
Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum
Hoşçakal iki gözüm; saat on iki.

Murat İnce


Sözlerindeki duygu yoğunluğu ve Murat İnce'nin güçlü yorumuyla son zamanlarda en çok beğendiğim ve en sık dinlediğim (http://fizy.com/s/1agqit) şiir çalışmalarından birisi Saat Onİki şiiri.

Zaten son zamanlarda şiir dünyasının büyüsüne kapıldım gidiyorum sevgili dostlar..  Dinlemek, yazmak ve yorumlamak derken tutku haline de dönüşebilir belkide bu güzel hobi :)  Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.. :)

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi ve yüreğinizden sevgiyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »


Yemen İllerinde Bir Anne Sevgisi

Yemen civarında, "Karn" adı verilen bir köy vardı. Veysel Karânî (Uveys el-Karânî) hazretleri o köyde yaşar, geçimini çobanlık yaparak temin ederdi. Hasta, âmâ ve ihtiyar annesinden başka kimsesi yoktu. Onu çok sever, hizmetinde hiç kusur etmezdi.

Veysel Karanî, Peygamber Efendimiz'in peygamber olduğunu ve İslâm Dîni'ni yaymaya başladığını duymuş ve onu görmeden îmân etmişti. Fakat İki cihan güneşi Efendimiz'i dünya gözüyle göremediği için sahâbî olamamıştı.

Veysel Karânî hazretlerinin, müslüman olduktan sonra, Allâh Rasûlü'ne olan muhabbeti her geçen gün artmış ve artık tahammül edilmez bir seviyeye ulaşmıştı. Bir tek dileği vardı; Allâh elçisinin gül yüzünü görmek. Ondan sonra ölse bile gam değildi. Fakat Yemen ile Medîne arası çok uzaktı. Üstelik kendisini tamamen annesinin hizmetine vermişti, ihtiyar annesinden ayrılacak durumda değildi. Birgün annesinin dizlerine kapanıp gözyaşları içinde izin istedi;

- "Ne olur anneciğim, izin ver de gidip Sevgili Peygamberimiz'i göreyim, sesini duyayım!"

Annesi, oğlunun bu yalvarışına dayanamadı;

- "Peki yavrum, git! Ancak, Peygamberimiz'in kapısına kadar varacak, eğer evinde ise görüp hemen geri döneceksin!" dedi.

Veysel Karânî, bu kadarına da râzı olup hemen yola çıktı. Yol uzun, çöl ıssız, güneş de ortalığı kavuruyordu. Üveys, koşarcasına gidiyor, bir an önce Sevgili Peygamberimiz'e kavuşmak ve O'nun nûr yüzünü görmek istiyordu. Haftalarca yürüdü ve nihayet Medîne-i Münevvere'ye ulaştı. Heyecan içindeydi. Hemen Peygamber Efendimiz'in evini sordu. Ona gösterdiler. Eve gidip kapıyı vurdu. Hafifçe aralanan kapıdan bir kadın sesi duyuldu. Bu Peygamberimiz'in sevgili hanımı Hazret-i Âişe idi.

Veysel Karânî:

- "Ben Yemen'in Karn köyünden geliyorum. Adıma Üveys derler. Allâh Rasûlü'nü ziyâret etmek istemiştim." dedi. Hazret-i Âişe Vâlidemiz cevap verdi:

- "Ne yazık ki, Peygamberimiz evde değil. O'nu ancak mescidde bulabilirsiniz."

Üveys'in başına sanki dünyalar yıkılmıştı. Annesine verdiği sözü hatırladı. Eğer Peygamberimiz'i evde bulamazsa hemen geri dönmesi gerekiyordu.

- "Peygamberimiz'e selâmımı söyleyiniz." dedi. "O'nun gül yüzünü görmek için Yemen'den gelmiştim. Fakat kısmet değilmiş. Lütfen kendisine selâmımı arz edip geldiğimi söyleyiniz. Sevgisiyle yaşadığımı, canımdan çok sevdiğimi arz ediniz."

Veysel Karânî hazretleri gözü yaşlı, gönlü mahzûn olarak geri döndü. Çölü aşarak memleketine vardı.

Peygamber Efendimiz eve döndüğünde kapıda Üveys'den kalan nûru görerek Hazret-i Âişe'ye kimin geldiğini sordu. Hazret-i Âişe de; Yemen'den Üveys adında bir gencin geldiğini, ancak annesine verdiği sözden dolayı geri dönmek zorunda kaldığını söyledi. 

Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz O'nu medhederek:

- "Üveys, sahâbîlerimden sonra gelen insanların en hayırlısıdır." buyurdu.

Veysel Karânî Hazretleri, annesinin vefâtını müteâkip Mekke'de hac vazîfesini îfâ edip Medîne'ye geldi. O sırada Peygamber Efendimiz de âhirete irtihâl buyurmuşlardı. Veysel Karânî, Ravza-i Mutahhara'ya vardı.    Efendimiz'in türbesini görünce kendinden geçerek bayılıp düştü. Ayılınca, O'nsuz oralarda yaşamaya dayanamayacağını anlayarak tekrar Yemen'e döndü.

Hazret-i Ömer, halîfeliği zamanında Hazret-i Ali ile birlikte, Peygamber Efendimiz'in kendilerine emânet olarak bıraktığı Hırka-i saâdeti, Veysel Karânî'ye vermek üzere Kûfe'ye geldiler. Onun bulunduğu yere giderek emâneti teslîm ettiler. Veysel Karânî de; Hırka-i şerîfi büyük bir hürmetle aldı, onu öptü, kokladı ve yüzüne-gözüne sürdü ve dua etti.

Bu Hırka-i Şerîf, nesilden nesile Osmanlılara kadar geldi. Sultan Abdülmecîd Han, bu Hırka-i şerîf için Fâtih civarında Hırka-i Şerîf Câmii'ni yaptırdı. Müslümanların her sene Ramazan ayında teberrüken ziyaret ettikleri    Hırka-i Şerîf de bu câmidedir.

Ömrünü Allâh Teâlâ'ya ibâdet, itâat ve zühd ile geçiren Veysel Karânî hazretleri, Hazret-i Ali'nin halîfeliği zamanına yetişti. O'na tâbi olarak Sıffîn muhârebesine katıldı ve bu muhârebede şehîd olarak Hakk'a kavuştu.

Cenâb-ı Hakk bizlere; Veysel Karânî Hazretleri gibi, annelerimize itâat ve hizmet etmeyi nasip eylesin ve şefâatlerine nâil buyursun!

Kaynak: Şebnem Dergisi

Veysel Karânî Hazretlerinin annesine olan bağlılığını ve Peygamberimiz Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) olan muhabbetini çoğu defa okumuş, duymuş yada izlemişsinizdir. 

Hatırlayıp örnekler almak bağlamında "Anneler Günü" münasebetiyle blogumda bu güzel yazıya yer vermek istedim.

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »

Malzemeler:

1 adet lekesiz gönül.
1 adet açık yürek.
500 gram güler yüz.
250 gram tatlı dil.
100 gram hürmet.
1 çorba kaşığı sevgi.
1 çay kaşığı hoşgörü.
1 su bardağı iyi niyet.
1 tutam samimiyet.
1 Ölçek dürüstlük.
Göz kararı saygı.

Hazırlanışı:

Gönülü duygu tasına atıp güler yüz ile karıştır. Ağzında yumuşattığın tatlı dili üzerine ilave ederken, sevgi ve saygıyı ince ince üzerine ekele. Hürmet, iyi niyet ve hoşgörüden meydana gelen şurubu da buna kat. Samimiyet ölçüsünde parçalara bölerek dürüstçe hayata diz ve yüreğinde pişmesini bekle. Yüreğinde pişirdiğin bu sevgi tatlısını karnın acıkınca değil, ruhun acıkınca ye.


Nette sevgi üzerine rastladığım, çok hoşuma giden harika paylaşımlardan birisi :) Siz değerli okurlarımla da paylaşayım dedim ;)

Bu reçete içinde, bence en önemlisi lekesiz gönüle karşılık verebilecek açık bir yürek.. Yoksa o olmadan hazırladığınız sevgi tatlısının üzerine acı sos ekip tek başınıza yemek durumunda da kalabilirsiniz.. 

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi, yüreğinizden sevgiyi eksik etmeyin eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »


"Müminde Stres Olmaz" diyordu bir Psikiyatr. Cümle, çok iddialı bulunmuştu.

Kur'an Kıssalarına eğildikçe, insanın yaşayabileceği bütün sıkıntıları Nebi ve Rasüllerin yaşadığını gördü. Onlar bütün belalara rağmen ilahi huzuru yakalamışlardı.

Kur'an'a bir de bu gözle bakmalıydı. Kıssalara göz gezdirdi, çekilen eziyetlere işaretler koydu:

-Yusuf (a.s.), kardeşlerinin hasedi sonucu kuyuya atılmış, esir pazarlarında satılmış, iftiraya uğramış, hapislerde yıllamış, babasına, kardeşine hasret kalmış ama yılmamıştı.

Ümidin, tevekkülün ödülü olarak Mısır'a sultan oldu.''Derdim çok'' diyen hangi insan, Yusuf (a.s.) kadar bela çekmiş olabilirdi?. .

-Yakup (a.s.), 40 sene evlat hasretiyle kavrulmuş, ağlamaktan âmâ olmuş, ümit kesmeden Rabbine yönelmiş, hem gözleri açılmış, hem de evladına kavuşmuştu.

-İsa (a.s.), en yakın talebelerinden biri tarafından arkadan vuruluyor, ihanete uğruyordu.

-Zekeriyya (a.s.), kavmi tarafından öldürülmek üzere kovalanmış, bir ağaç kovuğuna sığınmış ama testere ile biçilmekten kurtulamamıştı. Testere ile bedeni biçilen Zekeriyya'dan çıkan tek ses: ''Huuuu, Huuuu, Huuuu'' idi.

-Nuh'a (a.s.) öz oğlu bile iman etmemişti.

-Lut (a.s.), tebliğinde yalnız kalırken, fitne grupları ile işbirliği yapan; aynı yatağı paylaştığı karısı idi!..

-Tertemiz bir genç kızken Meryem'in ( a.s.) iffetine dil uzatılıyordu. İftira ve hakarete uğrayan Meryem, sırlı bir Rasüle anne; gelecek nesillere örnek-mucize bir hanım oluyordu.

Kadından Rasül-Nebi yoktu ama Allah (c.c.) Meryem'e Cebrail'ini yolluyor, vahiy Meryem'den doğuyordu!...

-Eyyub (a.s.), deve - koyun sürüleri sahibi iken ağır bir illetle yatağa düşüyor, tüm servetini yitiriyordu. Etrafında kimse kalmamış, dışlanmış, insanlar, iniltilerinden rahatsız olmamak için Onu karısı ile bir tepe üzerinde yalnız konaklamaya mecbur etmişti.Sabrının ödülü olarak şifa bulan, 70'inden sonra delikanlı gibi ayağa kalkan da yine Eyyub'tu...

-Musa (a.s.), kavmi ile birlikte uzun bir sürgün yasamıştı.Mutlulukları için çırpındığı kavmi mucizeye şahit olduğu halde iman etmiyor, en zor anlarda Musa'yı ( a.s.) yalnız bırakıyordu.

-Kainatın Efendisi Hz.Muhammed ( s.a.v) doğmadan önce babadan yetim, altı yaşında, hem de bir yolculukta anneden öksüz kalmış, 8 yaşında dedesini kaybetmiş, tebliğinin ilk yıllarında karısı ve amcasının ölümleriyle sarsılmıştı.

Kendi kavmince hakaret, aşağılama, ambargo, dışlama, taciz etme vb sıkıntıları çekmekle kalmayıp memleketinden ayrılmak durumunda kalan da O (s.a.v.) idi.

Ömrü savaşlarla geçmiş, buğday bir yana arpa ekmeğine karnı doymamıştı.''Ahh Mekke'' dediği çok olurdu.Rasül gurbette yaşamış, gurbete defnedilmişti.

Şimdi siz bütün bunlardan sonra hala ''Moralim bozuk, hayattan zevk almıyorum, stresteyim'' mi diyorsunuz?

Pes yani!..

Kur'an gibi kitabınız, o kitapta onlarca Rasül ve Nebiniz, Kainat Güneşi gibi Önderiniz olacak da stresteyim diyeceksiniz öyle mi?..

Yakışıyor mu size?!..

Kıssaları yeniden okuyun!...

Tarih okur gibi değil, kendinizi Rasül-Nebilerin yerine koyarak, sahnede başrol oynadığınızı düşünerek, olayın içine girerek okuyun.

Göreceksiniz ne stres kalacak, ne de sıkıntı!..

Sabrın, tevekkülün, teslimiyetin eminliği ile huzur müjdesi alacaksınız.

Niye mi bu kadar iddialıyım? Ben değil, böyle olacağını Allah söylüyor:

"Sabredenleri müjdele!...O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: "Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz." derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır."

( Bakara - 155, 156, 157 )

Mehmet Doğramacı.


Bir gönül dostumdan gelen bu maili siz değerli okurlarımla da paylaşmak istedim.. Doğru yolu bulanlardan olmak dileğiyle..

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »


Artık Suç Değil Sevgi İşleyin

Suç işlemek en kolay yoldur can yakmak can satmak can almak
İnanmazsan sor bir bilene Çete kurmak iş değil ki mermi atmak
Çalmak,zorla almak ile gaspın hayır değil sonu çok olur hasmın
Kalmaz hiç dostun hiç mektupta gelmez anandan gayrı ağlayanın olmaz
Hayat ucuz bir dizi film değil, şike, kumar,hile helal değil
Spor,sanat,müzik okul iyi tamam uzun bu yol ama haram değil
Kaptın kaçtın ne oldu kendi bacını ananı yerine koy hadi kurbanların
Aldın üç kuruşu ne oldu sonra kelepçe hapiste geçecek yılların
Özgürlüğü özler sayfaların, içine doğru akar gözyaşların
Peşine gitme kör şeytanın onun hoşuna gidiyor senin yaptıkların
Sonu en belli olan yol suçtur, yokuştur bu yolun sonu uçurumdur
Pek bir seçeneğin yok kaderin bu,sonun hapis,hastane belki mezar olur

Artık suç değil sevgi işleyin, gençler yanlış yolu seçmeyin
Bekliyor şeytan sakın uymayın, en sevdiğinize bir çiçek verin
Artık suç değil sevgi işleyin, aman can yakan yolda gitmeyin
Lütfen suç değil sevgi işleyin sizi kandıranlara izin vermeyin

Sönmesin o güzel ışıklarınız, sakınn dönmeyin ışığı gördüğünüz yoldan
Bölmeyin yolunu kimsenin, kesmeyin önünü ekmeyini bölüş hergün
Dövüş kavga iş değil, bölünüp ayrılmakta bize yakışmaz
Heryeri yakmaklada bir yere varılmaz konuşmazsak olmaz yarışmazsak
İnsanlar gibi tanışmazsak, suçlar işleyip saklanırsan
Elbet bulacaklar ararlarsa sana deliğe girmekse hiç yakışmaz
Övünülecek birşeymi can yakmak, marifetmi aleme isim yapmak
Cesaterini silahla bulup bir anlık cehaletle ve acı ile sona varmak
Öğretmenin ailenin sözünü dinle, gerekirse de yardım iste
Eline balta değil kalemi al mecazı anla ve derine dal oku ve yaz
Hiçbir suç cezasız kalmıyor son pişmanlık fayda etmiyor
Neresinden dönersen kar zararın yeni umutlarsa seni bekliyor
Kanun yoksa özgür olamazsın,zehire bulaşma yolunu bulamazsın
Kötüye uyma geride kalma önüne bak ve ileri git geride kalamazsın
Üzme kimseyi,kırma hiçbir kalp,zannettiğinden daha da zor hayat
Girin kol kola güven dostuna umut dolsun için gül yarınlara

Artık suç değil sevgi işleyin, gençler yanlış yolu seçmeyin
Bekliyor şeytan sakın uymayın, en sevdiğinize bir çiçek verin
Artık suç değil sevgi işleyin, aman can yakan yolda gitmeyin
Lütfen suç değil sevgi işleyin sizi kandıranlara izin vermeyin.


Türk Polis Teşkilatı'mızın 165'inci kuruluş yıldönümü nedeniyle hazırlanan "Artık suç değil sevgi işleyin" adlı polis klibini ben çok çok beğendim, Ceza çok güzel bir çalışmaya imza atmış. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. 

Türk Polis Teşkilatı'mıza başarı dolu daha nice 165 yıllar diyorum.. 

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz.
Devamını Okuyun »


"Dünya mimarlarının reisi/ dönem mühendislerinin başı" olarak ünlenen Mimar Sinan, eserleriyle 450 senedir aramızda.

Mimar Sinan, Koca Sinan diye de anılan, Kanuni Sultan Süleyman dahil üç büyük Osmanlı padişahı döneminde yaşamış, dünyanın en büyük mimar ve yapı sanatçılarından. Mimar Sinan, 1490’da, Kayseri'nin Ağırnas köyünde dünyaya geldi. Sinan, 92 camii, 52 mescit, 57 medrese, 7 darül-kurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 5 su yolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 375 eser vermiştir. Başyapıtı, "ustalık eserim" dediği Selimiye Camisi'dir.

Sinan "Çıraklığımı İstanbul'daki Şehzade Camii'nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camii'nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han camiinde sarf edip ustalığımı ayân ve beyân ettim." demiştir.

Mimar Sinan'ın Hayatı

22 yaşında, Yavuz Sultan Selim’in hükümdarlığı sırasında başlatılan ve Rumeli'de olduğu gibi Anadolu'dan da asker devşirmeyi öngören yeni bir uygulama nedeniyle İstanbul'a gelişinin ardından, orduya asker yetiştiren Acemi Oğlanlar Ocağı'na giren ve dülgerliği öğrenen Sinan, burada, yapı işlerinde de görev alırken, çağın önde gelen mimarlarının yanında çalışma fırsatını da elde etti.

1514'te Çaldıran Savaşı ve 1516 – 1520 arasında yapılan Mısır seferlerinden sonra, İstanbul'a dönüşünün ardından Yeniçeri Ocağı'na alınan Sinan, Kanuni döneminde, 1521'de katıldığı Belgrad, 1522'deki Rodos seferlerinden sonra subaylığa yükseldi. 1526 yılında, yayabaşı olarak çıktığı Mohaç seferinden sonra, cephane sorumlusu görevi verilen Mimar Sinan, 1529'da Viyana, 1529 - 1532 arasında Almanya, 1532-1535 arasında da Irak’a düzenlenen, Bağdat ve Tebriz seferlerine katıldı. Son Bağdat seferinde, Van Gölü'nün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamlaması, Sinan’a haseki ünvanını getirdi. 1536'da Pulya seferlerinin ardından çıkılan, 1538 yılındaki Moldova seferinde, Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekerek, Yüksek Dergah Mimarları Başkanı olan ve 1539’da, Mimar Acem Ali'nin ölümü üzerine onun yerine Saray Başmimarı olan Sinan, ölümüne kadar, güncel devlet sisteminde bayındırlık bakanlığı adını almış bu görevi sürdürdü.

Daha sonra ordunun yapı ihtiyacını karşılamaya yönelik kollarda çeşitli görevler üstlenen ve bu çalışmalarıyla öne çıkan Sinan, katıldığı yapım ve onarım çalışmalarıyla ve orduyla birlikte sefere gittiği yerlerde gözlemlediği farklı mimari yapılarla kendini eğitti.

Osmanlı'nın en güçlü çağında yaşayan ve Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat olmak üzere, üç padişah döneminde mimarbaşılık eden Mimar Sinan, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında en büyük rolün sahibiydi.

Elli yıla yakın süreyi kapsayan, Osmanlı Devleti’nde yaptığı mimarlık görevi boyunca, yapılarında gerçekleştirdiği deneyler ve getirdiği yeniliklerle, zirveye taşıdığı Osmanlı - Türk mimarlığının bireşim sürecini tamamlayarak, arayış aşamasından, klasik döneme geçiren ve hem Doğu, hem Batı ile ilişki içinde oldu. Anadolu ve Akdeniz kültürlerine sahip çıkan bir Osmanlı - Türk İslam mimarlık bileşimi ortaya çıkaran Mimar Sinan, birçoğu İstanbul’da olan, üç yüz elliyi aşkın yapının baş mimarlığını üstlendi.

Devrin Mühendisi, Dünya Mimarlarının Başı

Bu tarzıyla, "ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran, dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı" şeklinde anılan Sinan’ın yapılarının çoğunun, 400 sene sonra bile ayakta duruyor, hatta kullanılıyor olması, onların taşıyıcı sistemlerine olduğu kadar temellerine de özen gösterilmiş olmasındandır. Mimar Sinan’ın klasik dönem olarak adlandırılan mimarlık anlayışı Ayas, Şecca, Acem Ali, Küçük Sinan, Davut Ağa, Ahmet Ağa, Kemalettin, Yusuf Mehmet Ağa, Süleyman Ağa, Muslihittin, Hüseyin Çavuş, Hacı Hasan, İbrahim gibi mimarlar tarafından sürdürülmüştür. İstanbul'un su sorununu çözmekle görevlendirilen Sinan’ın mühendis yanı su yolları ve köprüleri yaparken ortaya çıktı. Bentleri, tünelleri, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla, uzunluğu 50 kilometreyi aşan ve Kırkçeşme adıyla anılan su yapılar inşa eden Sinan, bu yapıların bazılarında zamanın mühendislik bilgilerini de aşan çeşitli tasarımlara imza attı.

Hünkâr, paşalar ve özellikle saraya damat olan zengin vezirler tarafından, siyasal gücün aracı olarak kullanılan anıtsal mimari desteklenmesiyle, Mimar Sinan’a bağlı olan Hassa Mimarları Ocağı, devletten her türlü yardımı görerek, rahat bir ortamda çalışma olanağı buldu ve anıtsal yapılar çok kısa süreler içinde inşa edilebildi.

O dönemin Avrupası’nda, Roma’da inşası 160 yıl süren San Pietro Katedrali ve Londra’da, Sir Christopher Wren tarafından, 40 yılda tamamlanabilen St. Pauls Katedrali göz önünde bulundurulduğunda, Sinan’ın, İstanbul’daki Süleymaniye Külliyesi’ni 7, Edirne’deki Selimiye Camisi’ni de 6 yılda tamamlamış olması, 16. Yüzyıl Osmanlı mimarlık ve yapı kurumlarının hızlı ve verimini kanıtlar.

 9 Nisan 1588'de İstanbul'da öldüğünde ardından yüzlerce mimari eser bırakan Mimar Sinan’ın beyaz taşlı, sade bir yapı olan türbesi, Süleymaniye Külliyesi’ndeki, Haliç duvarının önündedir. 1982'de, daha sonradan İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olmak üzere oluşturulan üniversiteye onun adı verildi.

Eserleri

Mimar Sinan'ın eserlerinden bazıları şunlardır:

Selimiye Camii

Mimar Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği Selimiye Camii, gerek Mimar Sinan'ın gerek Osmanlı mimarisinin en önemli baş yapıtlarından biridir.

Caminin kapısındaki kitabeye göre yapımına 1568 yılında başlanmıştır. Caminin 27 Kasım 1574 Cuma günü açılması planlanmışsa da ancak II. Selim'in ölümünün ardından 14 Mart 1575'te ibadete açılmıştır.

Bir tepe üzerinde bulunan Selimiye'de daha önceki hiçbir camide, ya da antik çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanılmıştır. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii 43,25 metre yüksekliğinde, 31,25 metre çapında, tek bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbe 8 sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur.Kasnak, filayaklarına 6 metre genişliğinde kemerlerle bağlıdır. Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekana verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekanın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar. Kubbe aynı zamanda camiinin dış görünüşünün ana hatlarını da belirler.

Mimar Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği Selimiye Camii, gerek Mimar Sinan'ın gerek Osmanlı mimarisinin en önemli baş yapıtlarından biridir.


Süleymaniye Camii

Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman adına 1551-1558 yılları arasında inşa edilmiştir.Mimar Sinan'ın kalfalık devri eseri olarak nitelendirilen Süleymaniye Camii, medrese, kütüphane, hastane, hamam, imaret, hazire ve dükkânlardan oluşan Süleymaniye Külliyesi'nin bir parçası olarak inşa edilmiştir.



Şehzadebaşı Camii

İstanbul'un Şehzadebaşı semtinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından Saruhan valisi iken 1543'de 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Mehmet adına yaptırılmıştır.

18,42 metrelik kubbesi 4 büyük yarım kubbeye yaslanır. Şadırvan avlusu 12 sütunda 16 kubbelidir. İkişer şerefeli çift minaresi vardır. İmaret ve medrese, tabhane, türbeler cami bahçesinde ve arka sokaktadır.
İstanbul'un Şehzadebaşı semtinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından Saruhan valisi iken 1543'de 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Mehmet adına yaptırılmıştır.

18,42 metrelik kubbesi 4 büyük yarım kubbeye yaslanır. Şadırvan avlusu 12 sütunda 16 kubbelidir. İkişer şerefeli çift minaresi vardır. İmaret ve medrese, tabhane, türbeler cami bahçesinde ve arka sokaktadır.



Haseki Camii

Haseki Camii, İstanbul'un Fatih ilçesinde Haseki ile Cerrahpaşa semtleri arasında Avratpazarı'nda bulunan Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Hürrem Sultan tarafından Kanuni Süleyman'ın eşi Haseki Sultan için 1538-1551 arasında tamamlanmıştır.



Mihrimah Sultan Camii

Mihrimah Sultan Camii İstanbul'un Edirnekapı semtinde surların hemen yanında bulunan cami Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1562-1565 yılları yaptırılmıştır.

Dikdörtgen planlı caminin etrafında medrese, mektep, türbe, hamamları vardır. 37 m yükseklikteki kubbe üçer kemere yaslanır, yanlarda ikişer sütun, sağ ve solda 3 kubbe ve mahfelleri bulunur. Mihrap ve minber taş işçiliğiyle yapılmıştır.



Rüstem Paşa Camii

Kanuni Sultan Süleyman'ın vezirlerinden ve aynı zamanda damadı olan Rüstem Paşa için Mimar Sinan'a yaptırıldı (1561). Caminin yerinde önce Halil Efendi Mescidi vardı. Bu mescidin yeri çukurda kaldığı için Mimar Sinan, mescidin altına dükkânlar yaparak bir subasman meydana getirdi. Rüstem Paşa Camii, mescidin yerinde kuruldu.



Sokullu Mehmet Paşa Camii

Sokollu Mehmet Paşa Camii İstanbul'da Unkapanı köprüsünün Galata ayağının dibinde, Azapkapı semtinde yer alan camidir. Mimar Sinan tarafından 1578'de Sokollu Mehmet Paşa adına yapılmıştır. Selimiye Camii stilinde yapılmış olan caminin altı mahzendir. Denize yakın camiler içinde sağlam temellidir. Giriş kapısı köprü tarafında olup caddeden gelinen bir patikadan dönülerek girilir.

Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi, Mimar Sinan'ın İstanbul Kadırga'da Şehit Mehmet Paşa yokuşunda bulunan ve cami ile külliyeden oluşan bir eseri. Sinan'ın en güzel eserlerinden biri sayılır. Üç padişaha sadrazamlık yapan Sırp asıllı Sokollu Mehmet Paşa adına 1571'de karısı tarafından yaptırılmıştır. 1567 yılında Sokullu Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. En önemli özelliği dünyada sadece bir eşinin daha bulunduğu minaresidir. Minare yekpare taştan oyularak yapılmış olup bu tip minare bir de Mısır'da bulunmaktadır.



Kılıç Ali Paşa Camii

Kaptan-ı Derya Kılıç Ali tarafından Tophane semtinde 1580 yılında yaptırılmıştır. Türbe, medrese ve hamamdan oluşan bir de külliyesi vardır.

Kubbenin iki yanındaki yarım kubbeler, diğer iki yanındaki kemerler ve destek duvarlarıyla cami Ayasofya'nın küçük boyutta bir kopyasıdır. Mihrap tarafındaki çiniler İznik'in parlak döneminin ürünüdür. Ayasofya'nın model alınmasının ardındaki sebep bilinmemektedir.

Kara Camii

Kara Camii, Sofya’da 1528 yılında Kanunî Sultan Süleyman’ın emri ile Mimar Sinan tarafından yapılan, 1903 yılında kiliseye çevrilen cami. Bulgaristan'da bügünkü kilise Sveti Sedmochislenitsi Kilisesi olarak bililniyor. İlk önce Koca Mehmet Paşa Camii, sonra İmaret Camii olarak bilinir, sonra minaresinin kara taşlarından dolayı Kara Camii olarak bilinir.



Ahi Çelebi Camii

Ahi Çelebi Camii Fatih ilçesinin Eminönü semtindeki bir camidir. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nin arkasında,
Yoğurtçular sokağındadır. Bu cami Evliya Çelebi'nin "şefaat ya Rasulullah" yerine "seyahat ya Rasulullah" rüyasını gördüğü camidir. Basık kubbeli, taş-tuğla yapımı olup, kubbe kasnağı demirden bir çemberle çevrilidir. Kapısına merdivenlerden çıkılır.



Sinan Paşa Camii

Cami Beşiktaş İskelesi karşısında yer alır. 1550-1553 yılları arasında Osmanlı Donanması'nın Kaptan-ı Deryası olan Sinan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sinan Paşa 1553 yılında öldüğünde cami inşa halinde bulunmaktaydı. O yüzden Sinan Paşa Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Camisi'ne gömüldü. Cami ise 1555 yılında tamamlandı.



Eski Valide Camii

II. Selim'in eşi, III. Murat'ın ise annesi Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan'a 1583 yılında yaptırılmıştır. Külliye cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, kervansaray, hamam, darülkurra, darüşşifadan oluşur.



Ferhad Paşa Camii

1575 yılında Ferhat Paşa tarafından Çatalca tepesinin eteğine Mimar Sinan'a yaptırılmıştır.



Molla Çelebi Camii

Fındıklı Camii olarak da bilinir. Molla Mehmet Çelebi tarafından 1589'da yaptırılmıştır.



Nişanci Paşa Çelebi Camii

İstanbul'un Fatih ilçesinde Karagümrük semtinde Nişanca caddesindeki cami, 1584-1588 arasında yapılmıştır.



Piyale Paşa Camii


İstanbul'un Kasımpaşa semtindedir. Bu çoksütunlu Mimar Sinan anıtı, 6 kubbeli ve dikdörtgen plandadır. Caminin ortasındaki iki büyük sütuna dayanan kubbelerin ağırlığı duvarlardaki yan direklerle temele iner. Caminin üç tarafı kemer ve tonozludur, minaresi bunların üzerindedir.



Zâl Mahmûd Paşa Câmii
İstanbul'un Eyüp ilçesinde Kanuni Sultan Süleyman'ın veziri Zal Mahmut'un Mimar Sinan'a yaptırdığı cami medrese, türbe, çeşmeden meydana gelen bir külliyedir. Zal Paşa caddesindeki caminin inşa tarihi 1577'dir.



Haseki Külliyesi
Mimar Sinan'ın İstanbul'da yaptığı ilk eserdir. Mimar Sinan bu eseri Hürrem Sultan için yapmıştır.



Mağlova Kemeri - Kemerburgaz

Mimar Sinan tarafından 1554-1562 yılları arasında İstanbul'da, Alibey Deresi vadisi üzerinde yapılmış olan su kemeri bugün Gaziosmanpaşa ilçesi sınırlarında bulunan Cebeci köyü yakınlarındadır.

1563 yılında selden zarar görmüşse de aynı yıl onarılarak eski haline getirilmiştir. Alibeyköy barajının göl suyu yapıtın dörtte birini kaplamaktadır. Kemer İstanbul'a su taşımaya devam etmektedir. Eser dünya su mimarisinin baş yapıtlarından biri olarak kabul edilir.



Büyükçekmece Köprüsü - İstanbul

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) Zigetvar seferine çıkarken bu köprünün yapımına başlanmış, Sultan II.Selim Zamanında (1566-1574), bir yıl içerisinde de tamamlanmıştır.

Uzun yıllar Büyükçekmece- Mimar Sinan Köyü arasındaki bağlantıyı sağlamıştır. Aynı zamanda da bu köprü Büyükçekmece Gölü ile Marmara Denizi arasında bir geçit niteliğindedir.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) Zigetvar seferine çıkarken bu köprünün yapımına başlanmış, Sultan II.Selim Zamanında (1566-1574), bir yıl içerisinde de tamamlanmıştır.

Uzun yıllar Büyükçekmece- Mimar Sinan Köyü arasındaki bağlantıyı sağlamıştır. Aynı zamanda da bu köprü Büyükçekmece Gölü ile Marmara Denizi arasında bir geçit niteliğindedir.



Silivri Köprüsü - İstanbul

Silivri Köprüsü 348.00 m. uzunluğunda 32 gözden meydana gelmiştir. Alçak bir vadide oldukça uzun oluşundan ötürü de köprü gözleri mimar Sinan’ın diğer eserlerinde olduğu gibi sivri kemerli olmayıp hafifçe basık kemerlidir.



Mustafa Paşa Köprüsü - Meriç Nehri üzerinde

Bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Svilengrad'da Meriç nehri üzerine inşa edilmiştir.

Mimar Sinan'ın önemli eserlerinden biri olan köprü 1529 yılında tamamlanmış, 1766'daki su taşkınlarıyla zarar görse de 1809 yılında yeniden inşa edilmiştir. 20 kemerden oluşan köprü 300 m. uzunluğunda ve 6 m. genişliğindedir. Günümüzde Svilengrad şehrinin simgesi haline gelmiştir.



Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü - Tekirdağ

Tekirdağ İli Çorlu İlçesinde bulunan köprü bir Mimar Sinan eseridir. Günümüzde araç ve yaya trafiğine açık bir şekilde köprü özelliğini sürdürmektedir. Geçirdiği onarımlardan sonra özgünlüğünü büyük ölçüde yitirmiştir. 5 kemerli köprünün 2 tanede hafifletme gözü vardır.



Drina Köprüsü - Bosna Hersek

Sokullu Mehmet Paşa adına 1577'te Drina Irmağı üzerine yapılan 11 gözlü köprüdür. Drina Irmağını kuzey-güney doğrultusunda keser. Eni 7 metreden biraz geniş, uzunluğu 180 metreye yakın olan Drina Köprüsü büyük kesme taş bloklardan yapılmıştır. Özellikle ülkede yaşanan iç savaş döneminde ciddi hasar gören köprünün bulunduğu nehir üzerine yapılan baraj nedeni ile bölgedeki su rejiminin değişmesi sonucu temellerinde ve ayaklarında önemli hasarlar ortaya çıkmıştır.



Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü - İstanbul

İstanbul'u Avrupa'ya bağlayan tarihi ticaret yolu üzerinde, Büyükçekmece Gölü'nün Marmara Denizi ile birleştiği noktada yapılmıştır.

İstanbul'a 36 km uzaklıkta yer almaktadır. Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) Zigetvar Seferi'ne çıkarken, ordunun, Büyükçekmece Gölü ile denizin birleştiği bu noktadan sallarla karşıya geçmekte çok zorlanması üzerine buraya köprü yapılmasını emretmiştir. Ancak Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar Kuşatması'nda öldüğü için köprü, oğlu II. Selim zamanında, 1567 yılında tamamlanmıştır.



Kervansaray - Büyükçekmece

Kanuni Sultan Süleyman tarafından Zigetvar seferine çıkarken, inşa ettirilmiştir.



İbrâhim Paşa Sarayı - Atmeydanı

Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı ve ilk veziri olan Damat İbrahim Paşa'ya ait İstanbul Sultanahmet Meydanı'nda bulunan saraydır. Daha önce At Meydanı Sarayı olarak bilinen yapı İbrahim Paşa'nın Kanuni'nin kızkardeşi ile evlenmesinden sonra İbrahim Paşa Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır. Günümüzde Türk ve İslâm Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır.

16. Yüzyıl Osmanlı sivil mimari örneklerinin en önemlilerinden olan İbrahim Paşa Sarayı, Roma Dönemine uzanan tarihi hipodrum'un kademeleri üzerinde yükselir.

Süleymâniye Medreseleri - İstanbul




Rüstem Paşa Medresesi - İstanbul



Vâlide Sultan Medresesi - Üsküdar


Sokullu Mehmed Paşa Dârülkurrâsı - Eyüp


Ser Mimârân-ı Cihan Mimar Sinan Eserleriyle Yaşıyor..

Bu bilgilendirme yazısını mailime gönderen, büyük üstad Koca Sinan hakkındaki bilgi ve farkındalığımı artıran gönül dostum Mehmet Yağcı'ya teşekkür ediyorum.

Bende yazıyı bloguma taşıyıp sizlerle paylaşmak istedim.

Daha detaylı bilgi için bazı linkler;
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mimar_Sinan
http://www.sinanasaygi.org/
http://www.turkcebilgi.com/mimar_sinan/ansiklopedi
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=315

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin.

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »



Bağlanmayacaksın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte, yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela, O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni, senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen eğer,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin, güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak, "O benim" diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın, ucundan tutarak...

Can Yücel


Kalemine sağlık rahmetli Can Yücel ve yorumuna sağlık sevgili Asım Yıldırım.

Aslında, O da senin gibi bağlanabilecekse, kördüğüm bağlanacaksın..!
Yoksa, boşu boşuna, körü körüne, haketmeyene bağlanmayacaksın..!

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek, kopan her bağa rağmen hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin..! :)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz..
Devamını Okuyun »


Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı...

Bulduğu hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş, ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı diyormuş.. 

Vee dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş.. Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman durmuyor tabii ki..

Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona; 

"Şu karşı ki dağları görüyo rmusun? Orada yaşlı bir bilge yaşar, istersen ona git. Belki O, sana aradığın yanıtı verebilir." demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş.

Bilge; "Sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor." demiş.

Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş. 

"Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel… Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin…"

Adam, iki gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış "Evet" demiş. "Kaşıkta yağ eksilmemiş."

"Pekiyi bahçe nasıldı?" diye sormuş.

Adam oldukça şaşkın bir şekilde; "Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki…" demiş.

Bilge "Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bu sefer bahçeyi inceleyip gel." demiş 

Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzellikler karşısında büyülenmiş adeta, muhteşem bir bahçeymiş çünkü… 

Geri geldiğinde bilge, adama "Bahçe nasıldı?" diye sormuş…

Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini, hayran kaldığını anlatmış. 

Bilge gülümsemiş "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış.’’ demiş ve eklemiş;

‘‘HAYAT SENİN BAKIŞINLA ANLAM KAZANIR. YA SADECE BİR NOKTAYI GÖRÜRSÜN, HAYATIN AKIP GİDER, SEN FARKINA VARMAZSIN… YA DA GÖREBİLECEĞİN TÜM GÜZELLİKLERİN TAM ORTASINDA HAYATI YAŞARSIN, AKIP GİDEN ZAMANIN ANLAM KAZANIR…

İŞTE HAYATIN ANLAMI SENİN BAKIŞLARINDA GİZLİDİR."

Okumak için tıklayınız.

Bu anlamlı kıssayı daha önce okumuştum. Sağ olsun, var olsun, bir gönül dostu mail olarak atınca blogumda siz değerli okurlarımla da paylaşmak istedim..

Hayatımızın anlamını hakkıyla anlamak ve ona göre yaşamak dileğiyle...

Sonraki paylaşımlarımda tekrar görüşene dek hayatınızdan pozitifliği, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyin ;)

Allah'a (c.c.) Emanetsiniz.. 
Devamını Okuyun »